Günümüzün o çok övülen “kişisel gelişim” çağında ne tuhaf bir çelişki yaşıyoruz… Sürekli kurslara gidiyor, yeni diller öğreniyor, spora başlıyor, hep “kendimize yatırım” yapıyoruz. Dışarıdan bakınca muazzam bir ilerleme halindeyiz. Ama içeride, insanı insan yapan en temel kasımız günden güne eriyor: *”Başkası için bir şey yapma isteği.”*
Yalnızlık kavramı artık şekil değiştirdi. Bahsettiğim şey sadece partnersizlik değil; aynı evin içinde, aynı koltukta oturup birbirine kilometrelerce uzak kalan “partnerli yalnızlar”dan bahsediyorum. Akşam yemeklerinde çatal bıçak sesinden başka sesin çıkmadığı, iki kişinin aynı diziyi izleyip ayrı dünyalarda gezindiği evler çoğaldı. Birbirimize “Günün nasıl geçti?” diye sormaya bile mecalimiz yok; çünkü alacağımız cevabın yükünü taşımak, o “kusursuz” konfor alanımızı zedelemek istemiyoruz.
Aynaya baktığımızda artık dünyayı değil, sadece kendi suretimizi görüyoruz. Ve o aynada kendimizi o kadar “tam”, o kadar “haklı” buluyoruz ki, dışarıdaki herkes gözümüze “kusurlu”, “fazlalık” ve “yük” gibi görünüyor. Instagram’da hayatımızı gösteriyoruz ama kimseyi gerçekten görmek istemiyoruz.
Bu “zahmetsiz” ve yalıtılmış hayatımızın içinde bazen durup düşünüyorum; biz ne ara bu kadar koptuk birbirimizden? Misafir ağırlama geleneğimizi, o tatlı telaşı ne ara “ayak bağı” olarak görmeye başladık?
Benim çocukluğumun geçtiği evde, kapı zili hiç susmazdı. O zamanlar akıllı telefonlar yoktu ama biz vardık; çocuklar… Bizler mahallenin canlı iletişim hatlarıydık. Annem mutfaktan seslenirdi: “Hadi kızım, Ayten teyzene bir koşuver, evde mi bir bak, ona gideceğim de.”
Ben Ayten teyzenin yolunu tutar, anneme o “olumlu” haberi getirirdim. Sonrası malum; demlenen çaylar, fırından çıkan tepsiler, paylaşılan dertler… O zamanlar komşuluk, şimdiki gibi “seçilmiş” ve filtrelenmiş arkadaşlıklara benzemezdi. Komşu, bahtına ne çıkarsa oydu. Ama kim çıkarsa çıksın, zor günler birlikte aşılırdı.
Şimdi o günlere baktığımda, sanki o insanlar başka bir gezegende yaşamış gibi geliyor. Bugün geldiğimiz noktada, sabahları asansörde komşumuzla karşılaşmamak için dua eder olduk. Karşılaşınca da “Günaydın” dememek için gözümüzü telefon ekranına dikip, o 10 saniyenin bitmesini bekliyoruz. Duvarlarımız inceldi, yan dairedeki sesi duyuyoruz ama kalplerimiz kalınlaştı; o duvarın arkasında kimin ağladığını, kimin güldüğünü bilmiyoruz. O sıcaklık, o samimiyet, o hesapsız “hal hatır sormalar” şimdi sisli bir perdenin ardında kaldı.
Evet, hakkını verelim; yalnız kalmak bireysel yeteneklerimizi geliştiriyor. Bizi belki daha donanımlı, daha “çaplı” insanlara dönüştürüyor. Kim istemez ki yargılanmadığı o güvenli, yargısız alanları? Sıkıldıkça üretiyor, o alanda huzur buluyoruz.
Lakin unuttuğumuz bir şey var: İletişim, “almak” değil “vermek” üzerine kuruludur. Modern insan sürekli almaya odaklı; ilgi alalım, beğeni alalım, hizmet alalım… Oysa ruh, verdiği zaman genişler. Birini gülümsetmek, *birine sürpriz hazırlarken heyecanlanmak…* Bunlar o “gelişmiş” yalnızlığın veremeyeceği harika duygular değil mi? Sevmeyi ve vermenin verdiği o eşsiz keyfi unutursak, o çok donanımlı halimizle nasıl “insan” kalabiliriz?
Yalnızlık, kendini bulmak için girilen bir mağara olabilir ama ömür boyu yaşanacak bir ev değildir. Dozunda bırakırsan seni büyütür, uzatırsan seni içten içe çürütür.
Belki de o sisli perdeyi aralamak sandığımız kadar zor değildir. Çözüm, o çok “akıllı” yalnızlığımızdan sıyrılıp, tıpkı çocukluğumuzdaki gibi *”Ayten Teyze evde mi?”* diyecek cesareti göstermektedir. Çünkü insan, konforlu fanusunda değil, ancak bir başkasının kapısını çaldığında şifa bulur. İnsan insanın yurdudur; ve o yurdu terk eden, eninde sonunda evsiz kalır.










