Eyvah ki; aşksız gönül dinden sayılmaz!
Yanmazsa aşkla o, gönülden sayılmaz!
Sevmeden geçirdiğin bir günün varsa;
O gün boşa geçmiştir, günden sayılmaz!
Ömer Hayyam’ın dizelerinde yankılanan o coşkun, insanın içini titreten duyguye ne oldu? Üzerine sayısız şiir yazılan o kadim yangın bugün neye evrildi? Hayatımızda değişen her şey gibi aşk da nasibini aldı bu hız çağından.
Öyle bir eksildi ki bizden ve bizden sonrakilerden; çocukların, gençlerin çoğu belki de hiç tanışamayacak o gerçek aşkla. İlişkilerin o pürüzsüz görünen ama içi boş, hızla tüketilen bir sekse indirgenmesi aşka verdiğimiz manayı mı değiştirdi, yoksa değişen biz miyiz? Ne zaman ki çok çalışıp kendimize yabancılaştık, plazalarda performansa takıldık; aşk yerini hırslara, yeni tüketim kalıplarına bıraktı ve nihayetinde market raflarında yerini aldı.
Ya o hastalıklı bağımlılıklar? Çağımızın dille sakız ettiği “toksik” kelimesi —insanın içinden “toksik ne yaaa” diyesi geliyor— ya da bitmek bilmez ego savaşlarına dönüşen ilişkiler yığını olarak çıkıyor karşımıza. Tüketim toplumunun birer nesnesi gibi, hepimiz kendi narsisizmimizle o raflarda yerimizi aldık. Sadece kendimizi duyar, sadece kendimizi görür olduk.
Hastalandık.
Çünkü aşk dediğin, o sığınak aradığımız korunaklı alanları darmadağın eden bir fırtınadır. Şimdi ise o fırtınayı evin, plazanın, konforun o steril odalarına uydurmaya çalışıyoruz. Ne o eski kavgası kaldı aşkın ne de o asil sadakati. Herkes garantide kalmak istiyor; kimse kalbini ortada bırakmaya cesaret edemiyor. Kuyunun başı korkutuyor insanı. Aşağı baktığında süslü laflar, sığınacak tüketim bahaneleri kalmıyor çünkü. Orada sadece senin çıplak, maskesiz, yaralı hallerin var.
Bir rafta biz, bir rafta aşk duruyor; öyle pazar malı olduk işte, hep beraber. Kendimizi allayıp pulladık. Erkekleri tavlama sanatları, kadınları tavlama kılavuzları okuduk, ettik; sorduk, soruşturduk. Oldu mu? Olmadı. Olmayacak da.
Çünkü reçeteyle, kılavuzla, stratejiyle yürümüyor bu işler. Aşk, içinde titreşmiyorsan eğer ve hazır değilsen başkalaşmaya, o en karanlık gölgenle yüzleşmeye… Kaçak dövüşüyorsan gelmez aşk, gelmeyecek.
Belki de bütün mesele, dışarıdaki o gürültülü pazar yerinden ellerimizi çekip, kendi içimizdeki o sessiz kuyunun başına dönebilmekte. Yanmaktan korkmayanlara selam olsun.










