Bu ülkenin her sabah yeniden başlayan ağırlığı artık hepimizin kemiğine işledi. Zengini, yoksulu, işçisi, işvereni, köylüsü, şehirlisi, yetişkini, öğrencisi… Herkes aynı çürümenin farklı bir yüzüyle boğuşuyor. Çünkü sorun bizi ayıran ekonomik farklarda değil; hepimizi içine çeken yönetim boşluğunda.
Bu memlekette kimse gerçekten yönetildiğini hissetmiyor. Sorun çıktığında hükümetin refleksi belli: Sorumluluğu gökyüzüne havale etmek, “Allah yardımcımız olsun” deyip kenara çekilmek. Oysa gökyüzü değil, bu ülkeyi yönettiğini iddia edenler görevli. Vatandaş vergisini ödüyor, katkısını yapıyor, yükümlülüğünü yerine getiriyor; ama devlet, sorumluluğunu yerine getirmek yerine dua ile günü kurtarmaya çalışıyor.
Bu düzenin adını artık doğru koymak gerekiyor. Bu ülkede sel, kaos, çöküş doğal afet değil; yolsuzluğun, usulsüzlüğün ve umursamazlığın yan ürünüdür.
Devlet kadrolarının bir kısmı, kamusal görevi unutup kendi ceplerini doldurmanın derdine düşmüş durumda. Rüşvet iddiaları, usulsüz diploma skandalları, kayıp fonlar, şaibeli ihaleler… Her gün yeni bir dosya, yeni bir kirli ilişki ağı ortaya saçılıyor. Hükümet ise kulağını tıkıyor, gözü başka tarafa bakıyor, halkın çığlığını duymamak için sağır rolü yapıyor.
Bu ülkenin suyunu kontrol edemeyenler, elektrik üretimini planlayamayanlar, altyapıyı yenileyemeyenler, yolları çökertenler, dere yataklarını imara açanlar şimdi çıkıp “biz elimizden geleni yapıyoruz” diyor. Oysa hepimiz biliyoruz: Ellerinden gelen tek şey koltuklarını korumak, imzalarını menfaate çevirmek ve yakın çevrelerini zenginleştirmek.
Evler sular altında kalıyorsa, dere taşkınları her yıl aynı yerleri vuruyorsa, altyapı çökmüşse, çocuklar okullarda perişansa, üretici hayvanını çamurdan çıkarmak için çırpınıyorsa bunun nedeni doğa değil; yönetilemeyen bir ülke gerçeğidir.
Ve bu gerçeğin adı “kötü yönetim” değil artık; çok daha sert bir şey: Kayıtsızlık, çıkarcılık ve vatandaşın göz göre göre kaderine terk edilmesi.
Bu toplum yıllardır sabrediyor, sineye çekiyor, “bir şey değişmez” diyerek kendini avutuyor. Ama teslimiyet sadece kötü yöneticilerin ömrünü uzatıyor. Biz sustukça sistem daha da arsızlaşıyor; arsızlaştıkça da bedeli yine bize kesiliyor.
Artık dönüşü yok: Teslimiyet çağı sona ermeli.
Bu ülke kendi insanına kör ve sağır bir hükümeti hak etmiyor. Hesap verebilirliği, şeffaflığı, planlamayı, denetimi ve gerçek bir kamu yönetimini hak ediyor.










