Gogol’un Ölü Canlar romanında geçen şu cümle, hayatın özünü çarpıcı bir şekilde özetler:
“Benim bütün hayatım mücadeleyle geçti. Dalgalar arasında savruldum durdum.”
Hayat, çoğu zaman düz ve engelsiz bir yol gibi akıp gitmez. Aksine, dik yokuşları, dar patikaları ve aniden karşımıza çıkan engelleriyle inişli çıkışlı bir yolculuktur. Bu engelleri aşmak, zorluklarla başa çıkmak hayatın ayrılmaz parçasıdır. Her birey, kendi yaşam serüveninde bu temel mücadeleyle yüzleşir. Hedeflere ulaşma arzusu, ayakta kalma çabası ve zorlukların üstesinden gelme gayreti, yaşamın ta kendisini oluşturur. Bu süreç kesintisizdir; bir mücadelenin sonu, genellikle yenisinin başlangıcı olur.
Bu deneyim, hepimizin ortak paydasıdır. Herkes kendi payına düşen mücadeleleri yaşar ve hayatın öngörülemeyen dalgalarıyla karşılaşır. Hayat, bir anlamda, bu bitmeyen mücadele ve dalgalar arasındaki uzun, sabırlı bir yolculuktur. Önemli olan, dalgaların içinde kaybolmamak ve mücadeleyi asla bırakmamaktır. Çünkü her yeni dalga, bizi hem sınar hem de içimizdeki daha derin güç kaynaklarına ulaşmamızı sağlar.
Ancak bu dalgalı süreci yönetebilmek, insanın iç dünyasının olaylara nasıl tepki verdiğiyle doğrudan bağlantılıdır. Ahlakı ve adaleti iç dünyamızda merkeze oturtabilmenin en önemli yolu, yaşadığımız coğrafyanın bize sunduğu gerçekliktir.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ise dünya tarafından bir coğrafya olarak bile tanınmamaktadır. Bu yok sayılma, insanların iç dünyasında kurmaya çalıştığı adalet terazisini “ben” merkezli olmaya zorlamaktadır. Dünyanın yarattığı bu “var ile yok arası” gerçeklik, toplum olabilmenin sınırlarını zorlamakta, hatta aşındırmaktadır.
Bizim varoluş mücadelemiz, sıradan dalgalarla sınırlı olsaydı belki üstesinden gelebilirdik. Oysa bizimki, hepsinden öte bir varoluş mücadelesidir. Yok sayıldıkça varlığını ispatlama çabası, her türlü adaletsizliği dahi mübah kılabilen bir düzen yaratmaktadır. Bu düzen ise yalnızca dünü ve bugünü değil, yarını da daha fırtınalı ve buhranlı hale getirmektedir.










