Günlerdir Erhan Arıklı’ya gösterilen tepkiyi izliyorum.
İstifası istendi, ağır biçimde eleştirildi; söyledikleri, yaptıkları, hatta basın toplantısındaki tavrı bile günlerce konuşuldu.
Bunda yanlış olan bir şey yok.
Keşke bu toplum her siyasi sorumluluk karşısında aynı güçlü sesi çıkarabilse.
Çünkü FİLOJET’te bir bakanın görevden alınmasıyla kapanmayacak başka kapılar var.
Gemide çalışan bazı kişilerin çalışma izinleri, kayıtları ve sosyal güvenceleri konusunda hâlâ açıklığa kavuşması gereken iddialar bulunuyor.
Bu insanlar aynı zamanda çalışandı ve iş kazası geçirdiler.
Kayıt dışılık yalnızca prim veya evrak meselesi değildir; çalışan resmi sistemin dışında kaldığında, işverenin o personele gerekli eğitimleri verip vermediğinin denetlenmesi de zorlaşır.
FİLOJET’te tahliye sırasında mürettebatın doğru yönlendirme yapıp yapamadığı ve olası eğitim eksikliğinin can kayıplarına etkisi soruşturmanın en kritik başlıklarından biridir.
Yaşananların çalışma hayatı boyutu neden Ulaştırma Bakanlığı kadar güçlü tartışılmadı?
Sendikalar, doğrudan kendilerini ilgilendiren bu konuda neden bu insanların çalışma koşullarının, kayıtlarının ve eğitimlerinin peşine aynı kararlılıkla ve aynı sertlikte düşmedi?
Şirketler konusunda da cevap bekleyen sorular var.
Kamuoyuna yansıyan anlatımlara göre, kazadan bir gün önce hava koşullarının daha ağır olduğu saatlerde FİLO’nun sefer yapmadığı ve aynı kaptanın hava şartları nedeniyle sefere çıkmayı reddettiği ileri sürülüyor.
Buna karşılık, Akgünler’e ait yine bir katamaranın olumsuz hava koşullarının etkili olduğu gün sefere çıktığı yönünde bilgiler bulunuyor.
Bu seferin hangi meteorolojik koşullarda ve hangi izinlerle gerçekleştirildiğinin şirket ve ilgili kurumlar tarafından açıklanması gerekir.
Akgünler’e ait Marin gemisinin PSC denetiminde tespit edilen eksiklikleri de ayrıca kamuoyunun önünde duruyor.
Yine Akgünler’e ait Cenk isimli Ro-Ro’nun 2025 yılında bir dönem gerekli izinler olmadan sefer yaptığı yönünde iddialar bulunuyor.
Bu iddianın doğru olup olmadığını da şirket ve Limanlar Dairesi açıklamalıdır.
Bu facia bu ülkede yaşanan ilk facia değildi, biraz geriye dönelim.
Bu ülkede bebek öldü bebek…
Yenidoğan faciasının ardından Sağlık Bakanı’ndan bugün Arıklı’dan istediğimiz güç ve süreklilikte istifa istedik mi?
İş kazalarında insanlar öldü, kayıt dışı ve güvencesiz çalışanlar hayatını kaybetti. Çalışma Bakanlığı’nın siyasi sorumluluğunu aynı şiddetle günlerce tartıştık mı?
Çocuklarımız yıllardır sorunlu okullarda eğitim görüyor. Eğitim Bakanı’ndan aynı kararlılıkla hesap istedik mi?
Üretici can çekişirken Tarım Bakanlığı’nın siyasi sorumluluğunu aynı ısrarla gündemde tuttuk mu?
Birinin bir fotoğraf karesinde gülümsemesi günlerce vicdan ölçüsüne dönüştürüldü.
Aynı dönemde düğünlere, etkinliklere ve sosyal organizasyonlara katılan siyasiler için aynı ölçü uygulandı mı?
Mesele gerçekten toplumsal hassasiyetse, terazinin kişiye göre değişmemesi gerekir.
Can candır arkadaşlar, biri de bini de birdir.
O halde neden öfkemizin şiddeti değişiyor?
Yoksa mesele güç mü?
Küçük bir şirketin karşısında herkes güçlü; peki daha büyük bir şirketin karşısında ne kadar güçlüyüz?
Görevden alınmış bir siyasetçiye karşı sesimizin yükseldiği kadar görevdeki bakana da sesimizi yükseltebiliyor muyuz?
Yıllardır iktidarın merkezinde bulunan siyasi yapılara karşı hesap sorma refleksimiz neden aynı ölçüde güçlü değil?
Kendi partimiz, sendikamız veya yakın olduğumuz çevre söz konusu olduğunda terazinin ayarı aynı kalıyor mu?
Diğer yandan bugün eleştirdiğimiz düzen birkaç yılda kurulmadı.
UBP, KKTC siyasi tarihinde uzun yıllar tek başına veya koalisyon ortağı olarak iktidarın en belirleyici aktörlerinden biri oldu.
Denetim kültüründen kurumların bugünkü durumuna kadar yıllar içinde oluşmuş bir sistemden söz ediyorsak, bütün faturayı üç günlük tek bir bakana kesip uzun yıllardır devlet yönetiminde belirleyici olan siyasi yapıları tartışmanın dışında bırakamayız.
Arıklı’nın yıllardır dile getirdiği başka bir iddia daha var.
Kendisine yönelik tepkinin yalnız siyasi icraatlarından kaynaklanmadığını, Türkiye kökenli oluşu nedeniyle farklı muamele gördüğünü savunuyor ve bu söylemi siyasi olarak da kullanıyor.
Ben bu savunmanın her eleştirinin önüne geçirilmesini doğru bulmuyorum.
Fakat aynı siyasi sorumluluk ölçüsünü diğer isimlere uygulamazsak, bu savunmaya malzeme veririz.
Eğer ölçümüz siyasi sorumluluksa, diğer bakanlarda neden aynı tepkiyi göstermedik?
Ölçümüz can kaybıysa, diğer ölümlerde neden aynı güçle ayağa kalkmadık?
Ölçümüz denetimsizlikse, iş kazalarında neden aynı öfkeyi göstermedik?
Ölçümüz toplumsal hassasiyetse, neden terazimiz kişiye göre değişti?
Bu soruları herkes kendisine sorsun…
Arıklı’yı diğerlerinden ayıran ne?
YDP’li olması mı?
Üslubu mu?
Siyasi görüşleri mi?
Yoksa gerçekten de ifade ettiği gibi Türkiye kökenli olması mı?
Sakın ola yazdıklarımı çarpıtmaya kalkmayın.
Ben kimseye Arıklı’yı eleştirmeyin demiyorum.
Ben de eleştirdim, istifasını da istedim.
Gerektiğinde bana yakın kesimleri, belediye yönetimlerini ve güçlü gördüğüm yapıları da eleştirdim.
Bunun bedelini de ödedim.
Hedef oldum, yazdığım gazetelerden oldum; yine de eleştireceğim kişiye göre cümle seçmedim.
Bu nedenle sizden istediğim daha az öfke değil.
Daha fazlası…
Arıklı’ya gösterdiğiniz cesareti Sağlık Bakanı’na da gösterin.
Çalışma Bakanlığı’na da.
Tarım Bakanı’na da.
Şirketlere yani sermayeye de.
Sendikanıza da.
Kendi partinize de.
Size yakın olana da.
Cesaret, zaten sevmediğimiz birine bağırabilmek değildir.
Cesaret, karşımızdaki güçlü olduğunda ve konuşmanın bize bir bedel getirebileceğini bilerek yine de konuşabilmektir.
FİLOJET bu ülkede yaşadığımız ilk facia değildi.
Korkarım sonuncusu da olmayacak.
Her faciada bir kişiyi seçip bütün öfkemizi ona boşaltır, sonra sistemi olduğu yerde bırakırsak yalnızca isimler değişir.
Bir sonraki faciada yeniden ağlar, yeniden öfkelenir, yeniden bir suçlu seçeriz.










