Ana SayfaYazarlarSultan IşıkGökyüzünüz Kaç Köşeli?

Gökyüzünüz Kaç Köşeli?

İstanbul'dan Ege'de bir köye taşınmak, sadece bir adres değişikliğinden ibaret değildi. Bunu, buraya yerleşip o ilk "gerçek" gece sessizliğinde başımı yukarı kaldırdığımda anladım.

spot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_img
spot_img
spot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img

İstanbul’dan Ege’de bir köye taşınmak, sadece bir adres değişikliğinden ibaret değildi. Bunu, buraya yerleşip o ilk “gerçek” gece sessizliğinde başımı yukarı kaldırdığımda anladım.

İstanbul’un gürültüsü, kaosu ve omuzlarıma yüklediği o görünmez ağırlıkla vedalaşırken, en büyük lüksümün temiz hava veya sessizlik olacağını sanıyordum. Yanılmışım. Asıl keşif, beni çarpan o devasa, o baş döndürücü “bütünlük” hissi oldu: Gökyüzü.

Meğer İstanbul’da, o devasa, uyumayan şehirde, gökyüzü yokmuş. Sadece binaların arasında pay edilmiş arsalar gibi, gökyüzü parselleri varmış.

Burada, bir ovanın ortasında, etrafım zeytinlikler ve meyve bahçeleriyle çevriliyken, başımı kaldırdığımda gördüğüm şey “sonsuzluk” oldu. Uçsuz bucaksız bir mavi kubbe. Gece olduğunda, üzerine sayısız elmas serpilmiş, ışık kirliliğinin ne olduğunu bilmeyen bir kadife. O an anladım ki, ben yıllardır gökyüzünü değil, sadece gökyüzünün fragmanlarını görüyormuşum.

Büyük şehirlerde gökyüzü hiçbir zaman “bütün” değildir. O, her zaman başka bir şeyin arasında kalan bir boşluktur. İki devasa apartmanın arasında sıkışmış dikey bir dikdörtgendir. Ofis camından görünen bir üçgendir. Dar bir sokağın sonundaki, günün sadece yirmi dakikasında güneş gören o küçük karedir.

Aklıma hemen o büyük Usta, Nâzım Hikmet’in dizeleri geldi. Cezaevindeyken, avludan gördüğü o küçük gök parçasını tarif ettiği şiiri:

“Siz hiç gökyüzünü dört köşe gördünüz mü?”

Fark ettim ki, modern şehir insanı olarak hepimiz, duvarları betondan devasa bir avlunun içinde yaşıyoruz. Gökyüzünü dört köşe, belki beş köşe görüyoruz ama asla tamamını göremiyoruz.

Ve bu sadece fiziksel bir kısıtlama değil. Şehir, bakışlarımızı sürekli aşağıya, önümüze bakmaya zorlar. Yerdeki engele, kaldırımdaki insana, elimizdeki telefona. Başımızı kaldırıp “yukarıya” bakmayı unuturuz. Şehir kültürü, gökyüzünü bizden sadece binalarla değil, yarattığı aciliyet ve dikkat dağınıklığıyla da çalar.

Bunun sadece romantik bir manzara kaybı olmadığını, sinir sistemim üzerindeki etkisini deneyimleyince anladım. Bu, fizyolojik bir kayıpmış.

Şehirde gözlerimiz sürekli “dar” bir alana odaklanır. Vizyonumuz hep bir engelle kesilir. Bu, biyolojik olarak “savaş ya da kaç” moduna, yani tetikte olma haline çok yakın bir durumdur. Sürekli bir tünel vizyonu içindeyizdir.

Oysa burada, gökyüzünü ferah ve kocaman görünce, gözleriniz farklı çalışmaya başlıyor. Görüş açınız, kelimenin tam anlamıyla genişliyor. Ufuk çizgisi denen o sonsuz hattı, 360 derece takip edebiliyorsunuz. Göz kaslarınızın rahatladığını, odak noktanızın “sonsuza” kaydığını hissediyorsunuz.

Ve gözün yaptığı bu eylem, sinir sistemine anında bir mesaj yolluyor: “Geniş bir alandasın. Bir tehdit yok. Güvendesin. Rahatla.”

Büyük şehirler, farkında olmadan bizi en temel iyileştirici hislerimizden birinden koparmış: Perspektif hissinden. Sadece ufku değil, ruhsal ufkumuzu da daraltmış.

Şimdi kendinize dürüstçe sorun: En son ne zaman gerçekten gökyüzüne baktınız?

Yoksa siz de, Nâzım Usta’nın dediği gibi, beton bir avludan görünen o dört köşe boşluğa “gökyüzü” demeye çoktan alıştınız mı?

 

https://www.instagram.com/sultan.isik.keles/

İLGİLİ HABERLER

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

POPÜLER HABERLER

En Son Yorumlar