+18

spot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_img
spot_img
spot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img

Kimlik kartımızda yazan tarih: 15 Kasım 1983. Yani bu memleket artık reşit; yalnızca 18’ini değil, neredeyse 40’ını devirmiş durumda. Seçme ve seçilme hakkına sahip, yasama, yürütme ve yargı erkleri Anayasa’da tanımlı. Meclisi, mahkemeleri, bakanlıkları ve cumhurbaşkanıyla, kâğıt üstünde bir devlette olması gereken tüm kurumlara sahip. Ama gerçek hayatta, ne içeride ne dışarıda yetişkin bir devlet muamelesi görmüyor. En kötüsü de, kendi yöneticileri bile ona büyümüş bir yapı gibi davranmıyor.

Tarihsel süreçte zaman zaman güçlü biçimde ortaya çıkan bağımsızlık arzusu, ne yazık ki kurumsal bir yapıya dönüşemedi. Kuruluş döneminin öz yönetim iradesi sonraki yıllarda sürdürülmedi. Semboller kaldı ama içi boşaltıldı. Oysa bir toplumun gelişmesi, sembollerle değil, bu sembolleri yaşatan siyasal pratiklerle mümkündür. Bugün halk hâlâ sandığa gidip temsil hakkını kullanıyor. Ama yönetime gelenler, bu yetkiyi gerçek karar alma iradesine dönüştürmekten kaçınıyor. Sürekli bir belirsizlik yaratılıyor; yetki dağınık gösteriliyor, çözüm sorumluluğu öteleniyor ve gerektiğinde bu bulanıklığa sığınılıyor.

Bu koşullarda, seçme hakkı bir yurttaş yetkisi mi, yoksa sadece halkı meşgul eden ama hiçbir şeyi değiştirmeyen törensel bir hak mı?

Üstelik bu belirsizlik çoğu zaman rastlantı değil. Yönetimde kalmanın en kolay yolu, sorumluluk almamak. Yetkiyi tek elde tutup hiçbir kararın bedelini üstlenmemek. Çünkü gerçek kararlar, yüzleşmeyi gerektirir. Mevcut siyaset ise bu yüzleşmeden kaçınıyor. Toplumu edilgen bırakmak, yönetimin güçlü göründüğü bir sahne yaratıyor. Oysa gerçekte, zayıflatılmış bir halk, yalnızca kişisel ikbalin devamını sağlar. Bu ülkede “küçük kalmak”, bazıları için büyük bir konfor alanı yaratmış durumda.

Uluslararası tanınmamışlık meselesi, karmaşık ve tarihsel bir dış politika problemidir. Bu halkın tercihi değil, küresel güç dengeleri içinde şekillenmiş bir olgudur. Ancak içeride, yurttaşlara sürekli “küçüğüz”, “bağımlıyız”, “bir şey yapamayız” duygusunu aşılayan bir yönetim tarzı, tanınmamaktan çok daha büyük bir sorundur. Çünkü tanınmamak, halkın iradesini yok saymayı, hesap vermemeyi ve pasif yönetimi meşru kılamaz. Aksine, dışarıda tanınmayan bir yapının içeride daha fazla demokratik denetime, daha çok halk katılımına ihtiyacı vardır.

Reşit olmak yalnızca yaşla ilgili değil, zihniyetle ilgilidir. Reşitlik; karar almak, sonuçlarına katlanmak ve toplumun karşısında sorumlulukla durabilmek demektir. Ama görülüyor ki bu ülkeyi yönetenler, büyümeyi tercih etmiyor. Çünkü büyümek demek, bahaneleri terk etmek demektir. Bu yüzden de en kolayı seçiliyor: Yetkisizlik iddiasıyla halktan uzak durmak, dış irade söylemleriyle sorumlulukları görünmez kılmak ve ardından yeniden oy istemek.

Oysa biz bu halkız. Reşitiz. Seçme hakkımız var. Seçilme hakkımız var. Soru sorma, eleştirme ve değiştirme hakkımız da var. Ve kimsenin, kendi geleceği uğruna bu haklardan vazgeçmemizi beklemeye hakkı yok. Bu topraklarda yaşayan hiç kimse, biat kültürünün sadık bir parçası olmak zorunda değil. Bu halk, yönetilmeye değil, birlikte yönetmeye layıktır.

Türkiye’yi seviyoruz. Türkiye ile tarihsel, kültürel ve duygusal bağlarımızı inkâr etmiyoruz. Bu sevgi, bizim kimliğimizin bir parçası. Türkiye’ye saygı duyuyoruz. Ama bu bağ, halkın iradesinin yok sayılmasına gerekçe olamaz. Gerçek dostluk, karşılıklı güven ve eşit ilişkiyle kurulur. Gerçek yönetim ise halkı dışlamayan, onunla birlikte yol yürüyen, hesap veren bir anlayıştır.

Artık zamanı geldi. Bu ülke, büyümek istemeyenler tarafından yönetilmemeli. Çünkü reşit olan bir halk, artık reşit bir devlet istemektedir

İLGİLİ HABERLER

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

POPÜLER HABERLER

En Son Yorumlar