Bu satırlar, o muhteşem masallar şehri İstanbul ile şehzadelerin şehri, o tarihi doğa cenneti Manisa arasında yaptığım gitgeller sırasında oluştu.
Çoğumuz için yolculuk, bir an önce bitmesi gereken bir zorunluluktur. Otogar kalabalığı yorar, otobüs koltuğu sıkar. Oysa benim için yolculuk, otogarın o kaotik kapısından içeri girdiğim an başlar.
Ben yolculuklarda yola ve civardaki insanlara bakarım. Ama öylece değil; sanki görünmez bir pelerinim varmış da, oradaki herkesi “yumuşacık bir kalp ile” sarıp sarmalarım.
Otogarlar, turnikelerden geçip giden hayatların bir özetidir. Bir peronda askerini bekleyen gözü yaşlı anneyi, diğerinde sevdiğine son bir kez sarılan genci görürüm. Bavulunun ağırlığından beli bükülmüş, yüzüne “yokluk” oturmuş o amcayı, elindeki tek poşetle memleketine dönen öğrenciyi… Otogarlar, “ayrılıkların”, “özlemlerin” ve “yoklukların” en dürüst sahnesidir. Her anons, bir veda veya bir kavuşma çağrısıdır.
Nihayet o kalabalıktan sıyrılıp otobüsteki yerimi aldığımda, yolculuğun en sevdiğim ritüeli için sessiz bir bekleyişe geçerim. O melankolik terminal atmosferinden sonra, kendime ayırdığım küçük bir mutluluk anıdır bu.
Bilirsiniz; o küçük, sıcak su dolu bardağı, “ikisi bir arada” kahveyi ve yanındaki o kaymaklı Eti bisküviyi… Evet, şimdi getirecekler. Sadece bu anı beklemek bile beni heyecanlandırır. O kahveyi yudumlamak ve o bisküviyi yemek, yolun tüm kasvetini dağıtan, insana kendini iyi hissettiren o küçük lüks anıdır.
Kahvemden bir yudum alıp başımı cama yasladığımda, asıl film o zaman başlar.
Yollara bakarım.
Manzara sürekli değişir. Bazen uçsuz buaksız boş araziler akar gider, bazen içindeki hayatları merak ettiğim evler belirir. Yolda ağır aksak ilerleyen bir traktör, bazen uzaktan parlayan bir deniz ya da göl… Ve bazen de önünüzde dikilen o kocaman dağlar girer kareye.
İşte tam o an anlıyorum. Belki de bu İstanbul-Manisa seferi, hayat yolunun kendisinden başka bir şey değildir.
Hayatın ta kendisidir “yol hali”.
Otogarlar, hayatımızın bekleme salonları, ‘araf’ta kaldığımız anlardır. Bir karar vermeden, bir yola çıkmadan önce durduğumuz o eşikler. Kimi zaman bir ayrılığın hüznünü “yumuşacık bir kalple” omuzlayıp biniyoruz o otobüse, kimi zaman bir kavuşmanın heyecanıyla yerimizde duramıyoruz.
Yolculuğun kendisi ise ömrümüz.
O cam kenarından akıp giden boş araziler, belki de hiç geri gelmeyecek olan zamanımız… O gördüğümüz evler, pencerelerinden baktığımız başkalarının hayatları… Önümüze çıkan o kocaman dağlar ise aşmamız gereken, bazen bizi yavaşlatan engeller.
Peki ya o küçücük, “ikisi bir arada” kahve ile kaymaklı bisküvi?
Onlar, bu uzun ve bazen yorucu güzergahta kendimize vermemiz gereken o küçük, tatlı molalar; hayata tutunma sebeplerimiz, o anlık mutluluklarımızdır.
Günün sonunda hepimiz, kendi hayat otobüsümüzün cam kenarında oturan, dışarıdaki karelere dalıp gitmiş birer yolcuyuz.
Vardığımız yer neresi olursa olsun, asıl mesele o yolu nasıl gittiğimizdir. O koltukta otururken, yanımızdaki yabancıya, dışarıdaki manzaraya ve en önemlisi kendimize hangi kalp ile baktığımızdır.
Yolunuz da, o yumuşacık kalbiniz de hep açık olsun. Çünkü hayat; varışlardan, unvanlardan, şehirlerden çok, yolda biriktirdiğimiz hislerle ölçülür.










