Bu ara dost meclislerinde, kahve fincanlarının arasında dönüp dolaşıp aynı konuya çarpıyoruz. Masaya yatırdığımız dert ne ekonomik ne de tamamen siyasi; çok daha derinde, ruhsal bir yorgunluk. Hepimiz aynı cümlenin farklı türevlerini kuruyoruz: “Yorulduk. Her şeyi bu kadar hızlı tüketmekten çok yorulduk.”
Daha dün gibi hatırlıyoruz; bir dönemin en popüler değeri “çok tüketmek”, “en çok şeye sahip olmak” ve bunu olabildiğince göz önünde yapmaktı. Gardıroplar dolusu kıyafetler, her yıl değiştirilen telefonlar, en popüler mekanlarda çekilen fotoğraflar… Ne kadar çok tüketirsek, o kadar var oluyorduk. Ya da biz öyle sanıyorduk.
Şimdi o şatafatlı, vitrin kokulu zamanlar eskidi. Tüketimin vaat ettiği o sahte mutluluk büyüsü bozuldu. Fakat asıl sancı tam da burada başlıyor: Eski değerler öldü, evet, ama yerine ne geleceği henüz belli değil. Ortada devasa, nereye çeksen oraya uzayan bir boşluk var.
”Daha Fazla” Tuzağından Çıkmak
Sanki bir simülasyonun içindeydik ve birileri aniden fişi çekti. Yıllarca daha büyük evler, daha lüks arabalar, daha çok seyahat için koşturup durduk. Sonra bir gün, o çok istediğimiz her şeye sahip olduğumuzda bile içimizdeki o ekşi tadın geçmediğini fark ettik. Tükettikçe biz de eksiliyorduk çünkü.
Şimdi dost sohbetlerinde yüzleştiğimiz o “boşluk” hissi aslında çok normal. Bir alışkanlığı bıraktığınızda, onun yarattığı boş alan ilk başta tekinsiz gelir. Alışveriş sitelerinde saatlerce gezinmeyi bırakan, her trende atlamaktan vazgeçen modern insan, elinde kalan o devasa “zaman” ve “sessizlik” ile ne yapacağını bilemiyor.
”Eski değerlerin popülerliğini yitirdiği, yenilerinin ise henüz doğmadığı o ara dönemdeyiz. İnsanlık olarak derin bir nefes boşluğundayız.”
Boşluğu Neyle Dolduracağız?
Peki, bu belirsiz boşluk bir lanet mi, yoksa büyük bir özgürleşme fırsatı mı?
Yerine ne geleceğini henüz tam olarak adlandıramasak da, dost masalarındaki o fısıltılar bize ipuçları veriyor. İnsan artık nesneleri değil, anlamı biriktirmek istiyor. Vitrinlerin sahte ışıltısı yerine; derin bir sohbete, toprağa dokunmaya, sadece “durabilmeye” ve kendi içine bakmaya acıkmış bir kitle var.
Eski popüler değerlerin çürümesi bizi korkutmasın. Bırakalım o her şeyi yutan, bizi köleleştiren tüketim çılgınlığı ait olduğu geçmişte kalsın. Önümüzdeki o bilinmez boşluk, kendi yeni doğrularımızı, yeni ve daha insani değerlerimizi inşa etmemiz için bize sunulmuş boş bir tuvaldir belki de.
Kim bilir, belki de bir sonraki çağın en popüler değeri; hiçbir şeye sahip olmadan da tam ve mutlu kalabilmeyi başarmak olur.










