Şehirden Köye

O sabah uyanamadım. Alarm çaldı, telefon titreşti, dışarıdan arabaların uğultusu geliyordu ama ben kalkamadım. Gözlerim tavana takılı kaldı; içim bomboştu. Ne kahve kokusu işe yaradı, ne duştan akan su. Bir süredir hep aynı sabahı yaşıyordum — aceleyle başlanan, ama hiçbir yere varmayan sabahları.

spot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_img
spot_img
spot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img

O sabah uyanamadım.
Alarm çaldı, telefon titreşti, dışarıdan arabaların uğultusu geliyordu ama ben kalkamadım.
Gözlerim tavana takılı kaldı; içim bomboştu. Ne kahve kokusu işe yaradı, ne duştan akan su.
Bir süredir hep aynı sabahı yaşıyordum — aceleyle başlanan, ama hiçbir yere varmayan sabahları.

Şehrin ritmi, uzun zamandır ruhumun ritmiyle uyuşmuyordu.
Herkesin bir planı vardı, herkes bir yere yetişiyordu, ama kimse gerçekten orada değildi.
Kalabalığın içinde bir sessizlik vardı; gürültünün ortasında bile bir yalnızlık.
Sanki hepimiz, görünmeyen bir koşuda birbirimizi geçmeye çalışıyorduk ama kimse neden koştuğunu bilmiyordu.

Bir sabah trafikte durdum.
Işıklarda, önümde yaşlı bir kamyonet. Arkasında saman balyaları, direksiyonun başında kırışık yüzlü bir adam.
Camı açtı, sigarasını yaktı, bir nefes aldı.
O kadar sakindi ki, sanki dünya onun için yavaşlamıştı.
Göz göze geldik.
Ben aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışıyordum, oysa o çoktan varmış gibiydi.
İşte o an içimde bir şey çatladı.
Benim de oraya — o sakinliğe — ait olduğumu anladım.

Bir süre direndim.
“Olmaz,” dedim kendime. “İşim, düzenim, evim…”
Ama şehir, beni artık taşımıyordu.
Bir sabah daha aynı gri gökyüzüne uyanınca, valizimi kapattım.
Ne kadar az eşyam olduğunu o gün fark ettim.
Gerçekten bana ait olanlar bir çantaya sığdı.
Diğer her şey sadece bir “alışkanlık”mış.

Yola çıktığımda, şehir arkamda bir sis gibi kaldı.
Yollar uzadıkça içim genişledi.
Binalar azaldı, ağaçlar çoğaldı.
Radyoyu kapattım, sadece rüzgârın sesini dinledim.
Uzun zamandır ilk defa bir şey “dinlemiyordum” — sadece duyuyordum.

Köye vardığımda hava akşam serinliğindeydi.
İlk fark ettiğim şey sessizlikti.
Şehrin sustuğu değil, doğanın konuştuğu sessizlik…
Toprak kokusu, uzaktan gelen köpek havlaması, çocuk sesleri…
Hepsi birer merhaba gibiydi.

İlk günler kolay olmadı.
Sabahın beşinde horoz sesiyle uyanmak, soba yakmayı becerememek, yağmurda çamura saplanmak…
Ama her küçük zorlukta, içimde bir güç beliriyordu.
Şehirde bastırılmış, sıkıştırılmış bir güç: yaşamın kendisi.

Bir sabah, elimde çay bardağıyla bahçeye çıktım.
Toprak hâlâ nemliydi, hava mis gibi kokuyordu.
Uzakta bir teyze, bahçesini kazıyordu; bana el salladı.
O an gözlerim doldu.
Çünkü orada hiçbir şey eksik değildi.
Ne süs, ne hız, ne gösteriş…
Sadece gerçeklik vardı.

Köyde zaman yavaş akar ama hiçbir şey gecikmez.
Toprak sabırlıdır.
Her şey kendi vaktinde olur.
O sabırsız, aceleci yanım yavaş yavaş çözülürken;
yerini derin bir huzur almaya başladı.

Artık güneşin doğuşunu bekliyorum, yağmurun yağışını dinliyorum.
Elimdeki her şey azaldı ama içimdeki her şey çoğaldı.
Kalabalıklardan uzaklaştıkça, kendime yaklaştım.

Ve şimdi…
Bir kahve daha içiyorum. Ama bu kez telaşla değil.
Kuş sesleri eşlik ediyor, rüzgâr saçlarımda.
O sabah uyanamadığım gün, aslında yeniden doğuşumun sabahıymış.

Şehirden köye geldim.
Ama aslında, hayatın kalbine döndüm.
Ve biliyor musun?
Hiç bu kadar “yerinde” hissetmemiştim.

İLGİLİ HABERLER

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

POPÜLER HABERLER

En Son Yorumlar