Bu hafta bir tabuyu, toplumun en çok hırpaladığı ama anlayamadığı o tanıdık figürü masaya yatıralım istiyorum: “Öfkeli Kadın.” Hani şu her aile bireyinin yarasını sarmaya çalışan, herkesin arkasından koşturan, yemeyip yediren, herkesin eksiğini tamamlayan… Ama günün sonunda en küçük bir siteminde “delilikle”, “huysuzlukla” ya da “geçimsizlikle” suçlanıp bir kenara itilen o kadın.
Peki, kimse sordu mu o kadın neden bu kadar sinirli? O öfke gökten zembille mi indi, yoksa bir ömrün haksızlıklarla, görünmez kılınmalarla ve feda edilmiş hayallerle örülmüş doğal bir sonucu mu?
Bakıyoruz çevremize; hayatının baharını başkalarının konforu, başarısı ve mutluluğu için feda etmiş kadınlarla dolu etrafımız. Her düştüğünde birini kaldırmış, her ağladığında birinin gözyaşını silmiş; ama kendi dizleri kanarken, kendi ruhu hıçkırırken kimseyi yanında bulamamış kadınlar… Yaş ilerledikçe, o devasa “vericiliğin” karşılığında koskoca bir boşluk bulmanın yarattığı hayal kırıklığı, sönmeyen bir öfke ateşine dönüşüyor.
Ve ne acıdır ki, dünya o kadına “Senin yaran nerede?” demek yerine, “Neden bu kadar bağırıyorsun?” diye sormayı tercih ediyor. Kadın bağırdığında onu “deli” ya da “menopozlu” diye etiketleyip dışarıda bırakmak, erkeğin ve sistemin en konforlu kaçış alanıdır. Oysa o ses, sadece bir öfke değil; duyulmamış bir ruhun çığlığıdır.
Hayat Bir Haksızlık Değil, Bir Yasa Meselesidir
Burada sarsıcı bir gerçeği görmemiz gerekiyor: Hayat bir haksızlıklar silsilesi değildir. Hayat; armağanlarla, mucizelerle ve ince bir matematikle dolu bir armağandır. Evet, belki bu bize unutturuldu. Şunu bilmeliyiz ki, evrenin yasaları her birey için milimi milimine, aynı adaletle akar. Hayat kimsenin yanında değildir, kimsenin de karşısında değildir.
İlahi adalet dediğimiz şey, bir gün birinin gelip bizim kaptırdığımız haklarımızı bize gümüş tepside sunması değildir. Eğer biz kendi alanımızı korumuyorsak, kendi sınırlarımızı zarafet zannettiğimiz bir boyun eğmişlikle başkalarına peşkeş çekiyorsak, ilahi sistem “kurban” rolünü kabul ettiğimizi varsayar. Kaptırdığımız haklarımızı kimse alıp bize geri vermeyecek; çünkü ilahi adalet, ancak biz kendi değerimizi bizzat sahiplendiğimizde tecelli eder. Bir başkasının insafına bırakılan her hak, eninde sonunda gasp edilir.
İyileşmenin Tek Yolu: Dişil Enerjinin Şifası
Peki, bu ömür tüketen öfke sarmalından nasıl çıkacağız? Bu yaralı mucizeyi nasıl iyileştireceğiz?
İyileşmenin tek bir yolu var: İçimizde unuttuğumuz o muazzam dişil enerjiyi yeniden açığa çıkarmak. Dişil enerji sadece doğurmak, bakmak ya da hizmet etmek değildir. O; şifadır, sezgidir, yaratımdır ve hepsinden önemlisi öz-şefkattir. Başkalarının yarasını sarmaktan nasır tutmuş o elleri, artık biraz da kendi ruhumuza sürmemiz gerekiyor.
Kendine şefkatle yaklaşmak; “Ben bugün ne istiyorum?” sorusunu korkmadan sorabilmektir. Kendi yaralarını, bir başkasının pansuman yapmasını beklemeden, kendi öz sevginle sarmaktır. Bu bir bencillik değil, bir varoluş zorunluluğudur. Unutmayın; kendi ışığı sönmüş bir kadının, başkasına vereceği aydınlık sadece karanlık bir yorgunluktur.
Hayat bize bir düşman gibi davranmıyor; biz kendimize dost olmayı unuttuk. Artık o “herkes için yaşayan öfkeli kadın” maskesini yere atma vaktidir. Kendi sınırlarını onuruyla çizen, kendi değerini kimsenin onayına veya hizmetine bağlamayan kadın, artık “öfkeli” değildir; o artık bilgeleşmiş, özgürleşmiş ve mucizesini kucaklamış bir kadındır.
Haklarınızı bir başkasının merhametine bıraktığınız sürece asla gerçekten özgür olamazsınız. Kendi yaranıza merhem olun, kendi ilahi dişil enerjinizi onurlandırın. Siz kendinize şefkat gösterdiğinizde, hayatın o eşsiz yasaları da size mucizelerle cevap verecektir. Çünkü dünya, sadece kendini seven ve sayan kadına gerçekten hayranlık duyar










