Serkan Soyalan
Nâzım’ı Anmak
Haziran ayı hüzün ayıdır… Büyük Usta Nâzım Hikmet’i fiziksel olarak aramızdan koparan aydır.
Ülkemizde de düzenlenen iki farklı etkinlikte Nâzım Hikmet’i andık, onun yaşamından kesitler sunduk, şiirler okuduk, şarkılar söyledik.
İlk etkinlik CTP Kadın Örgütü Mağusa İlçesi’nin organizasyonuyla Mağusa’da Çifte Mazgallar’da düzenlenirken, ikinci etkinlik de KTOEÖS organizasyonuyla KTOEÖS Genel Merkezi’nde düzenlendi.
Etkinliklerde Nâzım’ı anarken hazırladığım konuşma metni şöyle:
“Sevgili dostlar,
Bugün burada yalnızca bir şairi anmak için toplanmadık.
Bugün burada, sözcükleri sınırları aşan, şiirleri dünyanın dört bir yanında yankılanan, düşünceleri nedeniyle yıllarını hapishanelerde geçiren, memleket hasretiyle yaşayan ama umudunu hiçbir zaman kaybetmeyen büyük bir insanı; Nazım Hikmet Ran’ı anmak için bir aradayız.
3 Haziran 1963…
Takvimler bu tarihi gösterdiğinde, Moskova’da bir sabah vakti sustu onun kalbi.
Ama aslında sustu mu?
Bugün hâlâ onun dizeleri meydanlarda okunuyorsa…
Bugün hâlâ gençler onun şiirlerinde kendilerini buluyorsa…
Bugün hâlâ dünyanın dört bir yanında insanlar onun dizeleriyle umutlanıyorsa…
Nazım Hikmet ölmedi.
Çünkü bazı insanlar bedenleriyle değil, bıraktıkları izlerle yaşarlar.
Nazım Hikmet, 1902 yılında Selanik’te dünyaya geldi.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemleri…
Savaşların, yıkımların, değişimlerin yaşandığı yıllar…
Henüz çocuk yaşta edebiyatla tanıştı.
Şiir onun için bir uğraş değil, nefes almak gibiydi.
Daha gençlik yıllarında memleket meselelerine ilgi duydu.
Anadolu’da Kurtuluş Savaşı sürerken o da bu büyük mücadeleden etkilenmişti.
Hayatının ilerleyen yıllarında yalnızca şiirleriyle değil, fikirleriyle de konuşulacaktı.
Kimi onu çok sevdi.
Kimi ondan korktu.
Ama hiç kimse onu görmezden gelemedi.
Nazım Hikmet’i büyük yapan yalnızca ne söylediği değildir.
Nasıl söylediğidir.
O, Türk şiirinin dilini değiştirdi.
Şiiri kalıplardan kurtardı.
Sokağı şiire taşıdı.
İnsanı şiirin merkezine koydu.
İşçiyi…
Köylüyü…
Denizciyi…
Mahkûmu…
Sevgiliyi…
Çocuğu…
Yani hayatın kendisini…
Onun şiirlerinde saraylardan çok insanlar vardır.
Gösterişten çok gerçeklik vardır.
Ve her şeyden önemlisi umut vardır.
Bu nedenle şu dizeleri bugün hâlâ yüreğimizi titretiyor:
‘Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim.’
Nazım Hikmet’in hayatı kolay olmadı.
Defalarca yargılandı.
Takip edildi.
Yıllarca cezaevlerinde kaldı.
Toplamda yaklaşık 13 yılını hapishanede geçirdi.
Bir insan için korkunç bir süre…
Düşünün…
Demir parmaklıkların arkasında geçen yıllar…
Ama Nazım Hikmet’i farklı kılan şey tam da burada ortaya çıkar.
O, hapishaneyi bile şiire dönüştürdü.
Umutsuzluğu bile umuda çevirdi.
Çünkü onun ruhunu duvarlar hapsedemedi.
Bir şiirinde şöyle der:
‘En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olanıdır.
En güzel çocuk:
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
henüz yaşamadıklarımız.’
Bu dizeler insanın geleceğe tutunma iradesidir.
Karanlık zamanlarda bile yarına inanabilme cesaretidir.
Nazım Hikmet’in hayatındaki en büyük acılardan biri sürgündür.
1951 yılında Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldı.
Bir daha doğduğu topraklara dönemedi.
Memleketini uzaktan sevmek zorunda kaldı.
Bir insan için bundan daha büyük bir özlem olabilir mi?
Yıllarca ülkesinin kokusunu duyamamak…
Denizini görememek…
Sokaklarında yürüyememek…
Dostlarına sarılamamak…
Ama o yine de memleketine küsmedi.
Çünkü onun sevgisi siyasetin çok ötesindeydi.
O, insanlarını seviyordu.
Toprağını seviyordu.
Kültürünü seviyordu.
***
Nazım Hikmet denince çoğu zaman siyaset konuşulur.
Ama onun şiirlerinin önemli bir kısmı aşka dairdir.
O, aşkı da büyük yaşadı.
Sevgiyi de büyük anlattı.
Belki de bu yüzden dizeleri nesiller boyunca dilden dile dolaştı.
Bir şiirinde şöyle seslenir:
‘Seni düşünmek güzel şey,
ümitli şey,
dünyanın en güzel sesinden
en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey…’
Ne kadar yalın…
Ne kadar içten…
Ve ne kadar insanca…
***
Nazım Hikmet yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın tanıdığı bir şairdir.
Şiirleri onlarca dile çevrilmiştir.
Kitapları birçok ülkede yayımlanmıştır.
Dünya edebiyatında adı saygıyla anılmıştır.
Çünkü onun anlattığı şey yalnızca bir ülkenin hikâyesi değildir.
İnsanlığın hikâyesidir.
Adalet arayışıdır.
Özgürlük özlemidir.
Barış isteğidir.
***
Nazım Hikmet savaşları yaşamış bir kuşağın çocuğuydu.
Bu yüzden barış onun şiirlerinde çok önemli bir yer tutar.
Özellikle çocuklar için…
Gelecek için…
İnsanlık için…
Dünyanın en etkileyici şiirlerinden biri olan “Kız Çocuğu”nda şöyle der:
“Kapıları çalan benim,
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem,
göze görünmez ölüler.”
Hiroşima’da ölen çocukların sesi olur.
Savaşın yıkıcılığına karşı insanlığın vicdanını hatırlatır.
Bugün bile bu şiir okunduğunda insanın boğazı düğümlenir.
***
Nazım Hikmet’i anlamak için tek bir kelime seçmek gerekseydi, bu kelime belki de “umut” olurdu.
Çünkü o, en zor koşullarda bile umudu savundu.
En karanlık günlerde bile insanlığa inandı.
Bunun için şu dizeleri bıraktı bize:
‘Güzel günler göreceğiz çocuklar,
güneşli günler göreceğiz…’
Bu dizeler bir temenni değildir.
Bir mücadele çağrısıdır.
Bir inançtır.
Bir direniştir.
***
Bugün Nazım Hikmet’i Neden Anıyoruz?
Çünkü Nazım Hikmet yalnızca geçmişte yaşamış büyük bir şair değildir.
O hâlâ günceldir.
Çünkü büyük sanatçılar kendi çağlarını aşarlar.
Nazım da bunu başarmıştır.
***
Sevgili dostlar,
Nazım Hikmet’in yaşamı bize çok önemli bir şey öğretir:
İnsan, inandığı değerlerden vazgeçmeden de yaşayabilir.
Bedeller ödeyebilir.
Yalnız kalabilir.
Sürgün yaşayabilir.
Ama yine de umudunu koruyabilir.
Bugün onun ölüm yıldönümünde onu yalnızca özlemle değil, anlayarak anmalıyız.
Çünkü Nazım Hikmet yalnızca bir şair değildi.
O, insanı merkeze koyan bir vicdandı.
Bir itirazdı.
Bir umuttu.
Ve konuşmamızı onun kendi dizeleriyle bitirelim:
‘Ve bir gün mutlaka,
bir gün mutlaka,
güneşli günlerde,
hep beraber güleceğiz.’
Nazım Hikmet’i saygıyla, özlemle ve minnetle anıyoruz.
Mavi gözlü devin anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.
Işıklar içinde uyu Nazım Usta…
Şiirlerin yaşamaya devam ediyor.”










