Serkan Soyalan
İzler…
İnsanın dünyaya gözlerini açtığı şehir, karakterini biçimlendiren, hafızasını besleyen ve ruhunda silinmez izler bırakan büyük bir bellektir.
Çocukluğun geçtiği sokaklar, taşına dokunulan evler, çarşılar ve gökyüzüne bakılan avlular, yıllar sonra bile insanın iç dünyasında yaşamaya devam eder.
Sanatçılar için ise doğdukları kent, yalnızca özlem duyulan bir memleket değil; eserlerini besleyen, imgelerini çoğaltan ve anlatılarını derinleştiren tükenmez bir kaynaktır.
Türk şiirinin devlerinden Murathan Mungan da eserlerinin önemli bir bölümünde çocukluğunun ve ilk gençlik yıllarının geçtiği Mardin’i yalnızca bir şehir olarak değil, yaşayan bir hafıza olarak ele alır.
Onun Mardin’i; taşın dile geldiği, tarihin sokak aralarında dolaştığı, Doğu ile Batı’nın aynı avluda buluştuğu kadim bir medeniyet coğrafyasıdır.
Mungan’ın kaleminde Mardin, geçmişe duyulan romantik bir özlemden çok, insanın kendini anlamaya çalıştığı büyük bir iç yolculuğun başlangıç noktasıdır.
Aşağıdaki satırlar, bir yazarın doğduğu topraklarla kurduğu sarsılmaz bağı, belleğin katmanlarını ve memleket kavramının insan ruhunda nasıl derinleştiğini anlatan en etkileyici metinlerden biri olarak öne çıkmaktadır.
Mardin’in en eski ailelerinden birinin çocuğu olarak dünyaya gelen, Murathan Mungan, Almanya’da yayımlanan GEO dergisinin “Türkiye Özel Sayısı” için kaleme aldı 1988 yılında aşağıdaki satırları.
“Mardin, Türkiye’nin güneydoğusunda ülkenin en eski kentlerinden biri. Gökyüzüne komşu bir ailenin eteklerine kurulmuş bir taşkent.
Ben orada doğdum. Orada büyüdüm. Orada öldüm.
Ondan sonrası bütünüyle kendi içimde çıktığım uzun bir yolculuktur. ‘Bu kenttir gidip geleceğin yer /Bir başkasını arama/ Bir gemi yok, yol yok sana/ Değil mi ki hayatına kıydın burada. Bu küçücük köşede. / Ona kıydın demektir bütün dünyada’ diyen uzak akrabam Kavafis anlıyor beni. Bazı şairler, bazı yazarlar ‘memleketlerini’ düşündürürler. Çocukluğun altın çağı ile yazarlığın altın çağı arasında hep bir ilişki kurmuşumdur. İnsan ömrünü tamamlanmış bir bütün olarak görüp, yalnızca çocuklukla açıklamıyorum elbet, ama gene de kundağın, beşiğin sallandığı yeri önemsiyorum. Bir başkasının memleketini, örneğin Lorca’nın Granada’sını, Pavese’nin Piomente’sini bunca anlamamı Mardin’e borçluyum. Mardin, benim tutku derecesinde sevfiğim bir şehir. Orada hep yabancı oldum. Hep öteki kişi. Oranın o kadar yerlisiydim ki, bu ‘asri zamanlar’ da yabancı kalıyordum. Yıllar sonra bir arkadaşım bana: ‘Sen batılı bir Mardinlisin,’ dediğinde çocuklar gibi sevinmiştim. Bu, benim gözümde iki dünyayı, doğuyla batıyı birleştirmek, iki uygarlıktan bir üslup yaratmaktı.
Önemini sonradan anladığım, okunmuş kitaplar, edinilmiş bilgilerden sonra dönüp de anlamlandırdığım bir yer değil Mardin. Bir nostalji sevgisi hiç değil. Başından beri nasıl bir yerde olduğumu, nasıl bir yerde yaşadığımı biliyordum.
Mardin’de beni en çok heyecanlandıran şey, sanırım tarihin elle tutulurluğu. Şehrin dokusunun ve mimarisinin, bir gizi imleyip sonra saklaması. Zamanı elinizle tutmanıza, ona dokunmanıza olanak veren bu labirent görünüşlü şehrin, labirentliği hem tarihi içinde, hem kendi mekânı içinde söz konusu. Sanırım bu yüzden Borges okumalarından aldığım zevkle, kendimi başkalarından biraz ayrıcalıklı hissetmeme neden olan bir şey bu. Ben, bu oyunu biliyorum, duygusu. Taşlarla, ışıkla, tarihle oynamıştım.
Mardin, benim için sızılı çağrışım.
Hem derin bir yurtsama: Çocukluğum, ilkgençliğim, ilk aşkım; yeniyetmeliğim, dünyayla yüzleşmenin ilk sarsıntıları; ıskalanmış zaman parçaları, teğet geçmiş olanaklar, toyluğun sarsak adımları.
Öte yandan o gün bugün, hep onu yazdığım halde, bir türlü yazamadığım bir ‘şey’: Mardin. Bir ‘yazı’ nesnesi.
Sonraları, daha sonraları, ödeşmeler boyunca hep dönüp gittiğim yer. Oysa her döndüğümde, döndüğüm yerde değildim.
Yazarın, yazmak için kendisiyle sözleştiği o bilinmez an parçasından başlayarak, içinde yaşadığı derin sorunsal: Bu, nasıl yazılır? Bu nasıl anlatılır? Asıl tanımlanır? Başkasının gözünde de aslında uygun nasıl canlandırılır? Tüm bunlar hele mekân söz konusu olduğunda, bir yazar, nasıl boğuşur odalarla, sofralarla, pencerelerle, bahçelerle, sokaklarla; evle, taşla, avluyla, ışık oyunlarıyla? Zaman ve mekân ilişkisinin sonsuz biçimleriyle? Mardin’i dillendirmek için çocukluğumdan beri çok sancı çektim.
Zamanla yazmayı amaçladığın mekân usul usul kuşatıyor seni,çoğu kez kendin de farkında olmuyorsun. Seni teslim alıyor mekân, üstelik geriye onu yazdığın, ya da yazabildiğin konusunda hiçbir ‘teminat’ vermeden.
Şimdi, ben bu ‘teminat’ı bir kez daha bu yazı için istiyorum.
Bir başka dile, bir başka kültüre çevrilecek olan bu yazı için.”










