Hepimiz o meşhur masalla büyüdük. Kümesin ortasında, diğerlerinden farklı olduğu için hor görülen, boynu bükük o “çirkin” yavrunun hikayesiyle… Masalın sonunda onun aslında çirkin değil, sadece yanlış aileye doğmuş bir kuğu olduğunu öğrendiğimizde derin bir nefes alırız. Ama bu masal aslında bir fiziksel değişim hikayesi değil, bir aidiyet dramıdır.
Asıl trajedi tam da burada başlar: İnsanın en çok şefkat ve kabul görmeyi beklediği yer olan aile, bazen en sert yargıların filizlendiği ilk topraktır. Kuşaklar savaşı her devirde biçim değiştiriyor; bazen sessiz bir küskünlüğe evriliyor, bazen de “iyiliğin için” maskesi takmış bir baskıya dönüşüyor.
Tuhaf bir manipülasyonun içindeyiz. Kendimiz “ördek” olarak yaşarken, çocuğumuzun bir “kartal” olmasını, en yükseğe uçmasını bekliyoruz. Toplumun ve ebeveyn hırslarının yarattığı o görünmez el, herkesi tek bir kalıba dökme telaşında. Herkes doktor mu olsun? Herkes aynı başarı kürsüsüne mi çıksın? Bu algı operasyonu, kendi özgün rengiyle doğan çocukları daha ilk günden “çirkin ördek yavrusu” ilan ediyor. Toplumun dışında bir yol tutmuş, ruhu aykırı, sesi farklı çıkan o çocuklar; sırf kartal gibi uçamadıkları ya da ördek gibi vakvaklamadıkları için “hatalı” hissettiriliyor.
İşte bu yüzden, o masaldaki kuğu yavrusunun göldeki diğer kuğuları gördüğü an, sadece bir kavuşma anı değildir; bir ruhun “Ben yanlış değilmişim!” dediği uyanış anıdır.
Kendimize benzeyenlerle yolumuz kesiştiğinde kalbimizin hızla çarpması tesadüf değildir. O an hissedilen şey, dünyanın en saf mutluluğudur. Çünkü benzerini bulmak demek;
Artık hor görülmeyeceğin,
Cümlelerini kurmadan önce bin kez tartmayacağın,
”Acaba yanlış mı anlaşıldım?” diye uykularının kaçmayacağı bir liman demektir.
Yargılanmadan, dışlanmadan, olduğun halinle “yeterli” görüldüğün o an, sevilme ihtimalinin en yüksek olduğu andır.
Ancak bir kere “çirkin ördek yavrusu” olarak damgalananların içinde o ince sızı hep baki kalır. Kendi türünü, kendi gölünü bulsa bile bir yanı hep korkar: “Ya yine sevilmezsem? Ya yine kapının dışında bırakılırsam?” Bu korku, aykırı ruhların gölgesi gibidir. Bu yüzden onlar, benzerlerini bulduklarında diğerlerinden daha sıkı sarılırlar birbirlerine.
Unutma; yanlış saksıya dikilmiş bir çiçeksen, solman senin suçun değil, toprağın eksikliğidir. Eğer sen de kendini o meşhur masaldaki gibi “ait değilmiş” hissediyorsan, bil ki mesele senin çirkinliğin ya da yetersizliğin değil; sadece yanlış kümesin kurallarıyla yargılanıyor olmandır.
Kendi gölünü bulmaktan, kendi rengindeki kuğuların peşinden gitmekten korkma. Çünkü hayat, seni anlamayanlar için kendini tercüme etmekle harcanmayacak kadar kısa ve sadece kendi türünün yanında “evinde” hissettiğinde anlamlıdır.
Göl senin, kanatlar senin; yeter ki yanlış aynalarda kendi güzelliğini arama.










