Bu hafta aynayı biraz daha sert, biraz daha gerçek bir ışığın altına koyalım diyorum. Geçen haftalarda birey olmaktan, sorumluluk almaktan ve kendi yatağını toplamanın o küçük ama devrimci etkisinden bahsetmiştik ya; gelin şimdi bu meseleyi toplumsal bir yaramızla, kadın-erkek dengesiyle harmanlayalım. Çünkü bizim toplumumuzda “huzur” ve “konfor” dediğimiz şeyler, genellikle bir tarafın görünmez emeği, diğer tarafın ise o emeğe sırtını dayayıp yayılması üzerine kurulu.
Sanki gizli, yazılmamış bir el; dünyanın tüm “toparlama”, “çekip çevirme” ve “idare etme” işini kadının omuzlarına bırakmış gibi. Sofra kendi kendine kuruluyor, çamaşırlar sihirli bir şekilde dolaba giriyor, evin bitmek bilmeyen o küçük ama ruh tüketen detayları bir şekilde halloluyor… Ve bu durum, erkekler için o kadar kanıksanmış bir “konfor alanına” dönüşmüş ki, kimse o alanın faturasını kimin ödediğini, o sessizliğin hangi yorgunlukla satın alındığını sormuyor.
Evin içindeki bu sessiz hizmet beklentisi, kadını bir “birey” olmaktan çıkarıp, hayatı kolaylaştıran bir “mekanizmaya” dönüştürüyor. Modern plaza hayatında kadın da erkekle aynı mesaiyi harcıyor, aynı trafiği çekiyor, aynı strese göğüs geriyor; ancak kapıdan içeri girildiği an, kadın için “ikinci bir mesai” başlarken, erkek için “dinlenme hakkı” devreye giriyor. Neden kadının “özeni” bir mecburiyet, erkeğin bu özen içindeki vurdumduymazlığı bir ayrıcalık sayılıyor?
Şunu yüksek sesle söylemenin vakti geldi: Birinin konfor alanı, başka birinin esareti ve enerjisi üzerine kuruluysa, orada ne bir “estetikten” bahsedebiliriz ne de bir “karakterden”. Erkeğin evin içinde sergilediği o “yük almama” hali, aslında bir “dinlenme” değil, bir sorumluluk gaspıdır. “Ben bilmem, hanım halleder” cümlesi bir övgü değil; bir yetişkinin kendi yaşam sorumluluğundan kaçmak için uydurduğu o konforlu bahanedir.
Kadın, bir başkasının hayatını güzelleştirmek, onun eksiklerini tamamlamak için tasarlanmış bir dekor değildir. Kadın; tıpkı Sardes’in sütunları gibi kendi başına dik duran, kendi Laugra kanallarını açmaya çalışan onurlu bir varlıktır. Ancak bizde kadınlık, çoğu zaman başkasının dağınıklığını toplarken kendi hayallerini, kendi nefes alanlarını ertelemek olarak yaşanıyor.
Mesele erkeğin kadına “yardım etmesi” de değil. “Yardım etmek” kelimesi bile o işin esas sahibinin kadın olduğunu, erkeğin ise sadece lütfedip bir ucundan tuttuğunu varsayar. Hayır efendim, bu bir yardım meselesi değil; bu, ortak bir yaşamın yükünü iki yetişkin gibi bölüşme meselesidir. Kendi bardağını mutfağa götürmekten aciz bir “konfor,” aslında o erkeği de ruhsal olarak cüceleştirir. Çünkü kendi hayatının sorumluluğunu alamayan bir erkek, dış dünyada ne kadar başarılı olursa olsun, evin içinde bir çocuktan farksızdır.
Kadınlara düşen ise bu “hizmet” şablonunu zarafet ya da iyi eşlik sanmaktan vazgeçmektir. Başkasının konforu için kendi ömrünü, zamanını ve neşesini sessizce harcamak bir erdem değildir. Kendi sınırlarını çizemeyen kadın, maalesef o konfor alanının kalıcı ve talepkar bir parçası haline gelir.
Şunu bir kenara not edelim: Gerçek bir yuva, bir tarafın “hizmet” ettiği, diğer tarafın “hizmet aldığı” bir yer değil; iki özgür ruhun kendi sorumluluklarını birer yetişkin gibi sırtlanıp, birbirinin hayatına sadece güzellik kattığı bir duraktır.
Bu hafta tüm erkeklere bir sorum var: Evinizdeki o huzur, sizin çabanızla mı ayakta duruyor yoksa bir kadının sessiz yorgunluğuyla mı? Ve tüm kadınlara: Başkasının yatağını toplarken, kendi özgürlüğünüzü mü dağıtıyorsunuz?
Çünkü birinin “konforu” diğerinin “yükü” ise, o evde ne gerçek bir aşk vardır ne de gerçek bir birey.










