Adıyaman’da yıkılan Grand İsias Oteli, sadece bir binanın değil, onlarca hayatın, onlarca geleceğin ve bir toplumun iç huzurunun da göçtüğü andı. Orada sessizliğe gömülenler yalnızca çocuklar değildi; onların hayalleri, öğretmenlerinin sabah kahkahaları, velilerin geri dönüşte sarılma umudu da aynı enkazın altında kaldı.
Kıbrıs Türk toplumunda bu dava, kelimelerle anlatılamayan bir yasın adı oldu. Çünkü İsias’ta kaybedilenler, hepimizin çocuklarıydı. Gazimağusa Türk Maarif Koleji’nin öğrencileri, Kıbrıs’ın doğusundan yola çıkıp bir yarışma için gittikleri şehirde geri dönemedi. Aynı koridorlarda yürüyen, aynı sınavlara giren, aynı sokaklarda bisiklet süren çocuklardı. Bu yüzden her duruşma, sadece bir adalet arayışı değil, bir veda töreninin tekrar yaşanması gibi hissediliyor.
Duruşma salonlarında anneler babalar artık gözyaşlarını değil, çocuklarının fotoğraflarını taşıyor. Her biri ellerinde birer belge değil, birer anı tutuyor aslında. Mahkeme kararı açıklanırken sessizlik bir süreliğine odayı kaplıyor; ne bağırmak, ne alkışlamak geliyor içlerinden. Çünkü hiçbir ceza, o çocukların sesini geri getirmeyecek. Ama bu sessizliğin içinde bir şey daha var: direnç. O aileler, adaletin yavaşlığını, siyasetin soğukluğunu, kurumların kayıtsızlığını gördükçe daha da kararlı hale geldi. “Bu dava sadece bizim değil, bundan sonra kimsenin canı yanmasın diye” diyorlar. Bu cümle, o salonun en güçlü cümlesi.
İsias’tan sonra Gazimağusa’nın sesi değişti. Okul yolları daha sessiz, sabah servisi daha ağır ilerliyor. Herkes birini tanıyor o otelde kalanlardan. Bir sınıfta boş kalan sıra, bir okulun anma köşesi, bir duvarda asılı fotoğraf… Bu, bir şehrin kalbine kazınan yara. Mağusa’da yas, günlük hayatın parçası haline geldi; esnafın vitrini, okul bahçesi, tören alanı o sessizliğin yankısını taşıyor.
Yargı kararları açıklandı, cezalar verildi, duruşmalar sürdü. Ama duygusal anlamda kimse “rahatladı” diyemez. Çünkü kayıplar sayıyla değil, hikâyelerle ölçülür. Bir anne, mahkeme çıkışında “ben artık oğlumun doğum gününü değil, ölüm yıl dönümünü bekliyorum” demişti. İşte adaletin rakamlara sığmadığı yer tam burası. İsias davası, adaletin gecikmesinin nasıl bir ruhsal yorgunluk yarattığını gösterdi. Her yeni duruşma, kapanmayan bir yarayı yeniden açıyor. Her yeni bilirkişi raporu, her erteleme, “çocuklarımız hâlâ bekliyor” cümlesini biraz daha ağırlaştırıyor.
Zaman geçtikçe insanlar unutmaya meyleder; hayat akar, gündem değişir. Ama İsias’ta kaybedilenlerin aileleri unutmayı reddediyor. Bir babanın dediği gibi: “Biz artık çocuklarımızın anne babası değiliz, onların sesi olduk.” Bu cümle, bir toplumun vicdanını ayakta tutan cümledir. Çünkü adalet bazen mahkeme salonlarında değil, o ısrarda yaşar. Ve İsias davası, işte bu yüzden bitmiş bir dava değil; henüz tamamlanmamış bir yüzleşme.
Grand İsias davası, siyasetin ya da hukuk tekniğinin değil, insan kalbinin meselesi. Çocuklarını kaybeden aileler, adaleti yalnızca sanıkların hapsedilmesiyle değil, toplumun bir daha aynı acıyı yaşamayacağı bir vicdan düzeniyle istiyorlar. Bir gün karar kesinleşecek, dosya kapanacak. Ama o otelin enkazında kalan sesler, Gazimağusa’nın, Kıbrıs’ın ve Türkiye’nin hafızasında uzun süre yankılanacak. Çünkü İsias, bir binanın çöküşü değil, adaletin duyulma biçiminin hikâyesidir.
“Yarım kalan seslerin davası, bir binanın değil, bir toplumun vicdanının yargılandığı yer. İsias, sadece çocukların değil, adaletin de göçtüğü andı şimdi o sessizliğin içinde, bir halk hafızasını tutuyor.”










