Teslim olmuş bir avukata kamu önünde kelepçe takmak, yalnızca bir kişiyi değil, bir mesleği, bir geleneği ve bir anayasal düzeni hedef alır. Kuzey Kıbrıs’ta Av. Murat Metin Hakkı’ya uygulanan gözaltı prosedürü, elle tutulur bir zincir olmasa da kamu vicdanında yankılanan ağır bir bağlayıcılık hissi yarattı. Görsel kanıtlara bakıldığında, zincir veya pranga kullanılmadığı açıkça görülüyor; ama bu durum, yapılan uygulamanın orantılı ve hukuki sınırlar içinde olduğu anlamına gelmiyor. Eller önden bağlı, yüz öne eğik, kamuya açık şekilde mahkemeye sevk edilen bir avukatın görüntüsü, tüm savunma mesleğinin üzerine çöken bir gölge gibiydi.
Anayasa’nın 14. maddesi insanlık onuruna aykırı muameleyi açıkça yasaklar. 16. madde ise özgürlükten yoksun bırakma gibi işlemlerin yalnızca yasal dayanakla ve makul gerekçeyle yapılabileceğini belirtir. Burada söz konusu olan kişi, yurt dışından ülkesine dönerek teslim olmuş, kaçma ya da saldırganlık gibi hiçbir risk taşımayan bir meslek mensubudur. Dolayısıyla kelepçenin tek işlevi, güvenlik değil, itibarsızlaştırma olmuştur. Bu ise yalnızca bireysel değil, kurumsal bir sorundur.
Ayrıca süreç yalnızca kelepçeyle sınırlı kalmamış, savunma hakkı açısından daha derin ve tehlikeli bir alana kaymıştır. Müdafii olan kıdemli avukatların ifade sürecine erişiminin engellendiği, avukatlık ofisinde müvekkil dışı evraklara da el konduğu iddiaları, hukukun mesleki ve etik ilkelerini doğrudan tehdit eder niteliktedir. Avukat-müvekkil gizliliği, yalnızca bireysel bir ayrıcalık değil, adil yargılanmanın temelidir. Bu çizginin bulanıklaştırılması, savunmayı etkisizleştirir, yargıyı sakatlar.
Bu olay bir kez daha göstermiştir ki, Kuzey Kıbrıs’ın hala 1950’lerden kalma Fasıl 155 Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası ile ceza süreçlerini yürütüyor olması, yalnızca teknik değil, ahlaki bir meseledir. Ölçülülük, dijital çağın delil yapıları, insan hakları standartları bu yasanın içinde yoktur. Dolayısıyla bu tür uygulamalar, sadece geçmişin hukukuyla değil, bugünün vicdanıyla da çatışmaktadır. Hukukun çağa dirençli değil, çağdaş olması gerekir.
Kamuoyunun vicdani refleksiyle birlikte siyasal çağrılar da yükseldi. Bağımsızlık Yolu gibi yapılar polisin sivile bağlanması çağrısında bulunuyor. Bu çağrı, teorik olarak demokratikleşme yönünde doğru bir adım olabilir; ancak KKTC’de liyakat sisteminin zayıf olduğu, siyasal atamaların yaygınlaştığı bir ortamda, denetimsiz bir sivil bağlanma, güvenlik gücünü partizanlaştırma tehlikesi de barındırır. Bu nedenle polisin sivile bağlanması fikri, yalnızca yapısal bir geçiş değil, aynı zamanda kurumsal denetim mekanizmalarının güçlendirilmesiyle birlikte düşünülmelidir. Aksi halde askeri vesayet yerine parti vesayeti gelir.
Av. Ahmet S. Sayın’ın kamuoyuna mal olan ifadesi, fiziki bir eleştiri değil, simgesel bir alarmdır: “Ayağına da pranga vurmalıydınız.” Bu cümledeki öfke, sadece dostuna sahip çıkmak değil, adaleti hatırlatma çabasıdır. Çünkü zincir yalnızca metal halkalardan ibaret değildir. Kimi zaman kelimeler, kimi zaman uygulamalar, kimi zaman da suskunluk zinciri oluşturur. Ve bir toplumun hukukla bağını en çok, bu görünmeyen zincirler koparır.
Bugün yaşananlar, zincirin fiziksel olup olmamasından bağımsız olarak, topluma bir şey anlatıyor: Hukukun itibarı kelepçelenmiştir. Onu çözmek, yalnızca yargının değil, toplumun, meslek odalarının, siyasi yapıların ve en önemlisi vatandaşların ortak görevidir. Aksi takdirde, zincir bir bilekten çözülmez; nesillerin adalet duygusunu sarar.
—
🟨 Yasal Bilgilendirme Notu:
Bu yazı, KKTC Anayasası (özellikle madde 14 ve 16) ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne dayalı hukuki çerçevede hazırlanmıştır. Görüşler, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmekte olup, herhangi bir kişi ya da kuruma yönelik suçlama niteliği taşımaz. Görsel değerlendirme, kamuya açık kaynaklardan edinilen fotoğraflar ve beyanlar esas alınarak yapılmıştır.










