Kıbrıs Türk halkı yakın zamanda iradesini sandığa yansıttı ve Tufan Erhürman’ı yüzde 62 gibi kitlesel bir destekle cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturttu. Bu oran, ülkedeki ideolojik sınırların ötesine geçen, sağ tabandan da ciddi bir kaymanın yaşandığı net bir gerçektir. Dolayısıyla Erhürman, artık sadece kendisine oy verenlerin değil, sandığa gitmeyenlerin de, karşı tarafta duranların da, yani gerçekten de “herkesin cumhurbaşkanıdır” ve öyle olmak, kalmak zorundadır.
Siyasetin matematiksel bir gerçekliği vardır ve bu gerçeklikle kavga edilmez. Cumhuriyet Meclisi’ndeki mevcut aritmetiğe baktığımızda sağ kanatta 28, sol kanatta 18, bağımsızlarda ise 3 milletvekili sandalyesi bulunuyor (bir koltuk boş). Bu tablo bize örneğin; halkın yüzde 56’sının Kıbrıs sorununda iki devletli çözüm tezini, egemen eşitliği savunduğunu; yüzde 36’sının ise Birleşmiş Milletler parametrelerinde federal bir çözümü desteklediğini gösteriyor. Böylesi bir toplumsal ve siyasal tabloda, ülkenin en tepesindeki makamdan meclisin çoğunluğunu oluşturan o yüzde 56’lık gerçekliği tamamen yok sayarak hareket etmesini beklemek rasyonel bir devlet yönetimiyle bağdaşmaz.
Ancak konunun Bakanlar Kurulu bacağına baktığımızda, karşımıza kapkara bir statüko ve halka karşı büyük bir sırt dönme hikayesi çıkıyor. Hükümetin bakanları, bu ülkenin yüzde 98’ini oluşturan emekçiye, ücretli çalışana, esnafa ve dar gelirliye karşı apaçık bir ihanet içindedir. Yarattıkları rant düzeni, peşkeş çekilen kamu kaynakları ve halkı enflasyon karşısında çaresiz bırakan ekonomik politikalar, bu koltuk sahiplerinin halkın gerçek dertlerinden ne kadar koptuğunun en büyük kanıtıdır. Tıpkı kendilerinden öncekiler gibi, sermayenin ve statükonun koruyuculuğunu yapmaktan başka hiçbir gaileleri yoktur; kuvvetle muhtemel bu rejim partilerini desteklemeye devam ettiğimiz sürece kendilerinden sonrakiler de bu ihanet zincirinin birer halkası olmaya devam edecektir. Tam da bu sebeple söz konusu bakanların “Ben herkesin bakanıyım” deme hakkı asla yoktur. Çünkü halkın gördüğü ve yaşadığı tablo birçok kez göstermiştir ki o deri koltukların üzerine oturan her bakan toplumun %2’lik sermayesinin gölgesidir. Borçlanarak, hatta borcun borcunun borcunu yine borç alarak kapatmaya çalışan yine aynı bakanların da “Biz falanca icraatları yaptık” demeye de hakları yoktur. Yatırımın yapılmasına vesile olan Türkiye’dir ki Türkiye de kuyruğunu kıstırıp kapısında dilenen hemen her ülkeye ya da gelmiş geçmiş ülke liderlerine destek sunmuştur.
Diğer taraftan her gün sabahtan akşama kadar bu gelip geçici hükümetleri ve bakanları eleştirip durmanın aslında tek başına hiçbir anlamı yoktur. Çünkü nihayetinde bir ülke, o ülkedeki halkın kolektif bilincine ve örgütlülük seviyesine uygun olarak yönetilir. Bu tablodaki asıl kusur halkın bizzat kendisinde; ardından da, yapısal eksiklikleriyle bu hayatı halkın yaşamasına vesile olan o yüzde 98’lik emekçi kitleye yol göstermesi, onları bilinçlendirmesi ve meydanlarda örgütlemesi gereken sosyalist yapılardadır.
Sözün özü, bu memlekette bir şeyleri gerçekten değiştirmek istiyorsak, önce halkı buna ikna etmek ve sokakta, sendikada, mahallede kılcal damarlara kadar örgütlenmek zorundayız. Halkı bilinçlendirip örgütlü bir güce dönüştüremediğimiz sürece, hükümette kimin oturduğunun hiçbir önemi kalmıyor.










