Ehven-i Şer

Gazze’de taş üstünde taşın, gövde üstünde başın kalmadığı bir yıkım sürecinden geçiyoruz. Çocukların çığlıkları arasında küresel vicdanın iflasına şahitlik ederken, bu büyük trajedi beraberinde rasyonalitesini yitirmiş, savrulmuş bir siyasi iklimi de sürüklüyor.

spot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_img
spot_img
spot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img

Gazze’de taş üstünde taşın, gövde üstünde başın kalmadığı bir yıkım sürecinden geçiyoruz. Çocukların çığlıkları arasında küresel vicdanın iflasına şahitlik ederken, bu büyük trajedi beraberinde rasyonalitesini yitirmiş, savrulmuş bir siyasi iklimi de sürüklüyor. Bugün gelinen noktada, en büyük tehlike sadece bombalar değil; toplumların yaşadıkları baskı ve çaresizlik karşısında “kötü” ile “daha az kötü” arasında sıkışıp kalmasıdır. İyinin tamamen sahneden çekildiği yerde, “ehven-i şer” (kötünün iyisi) arayışı, celladını kahraman ilan etme noktasına varan bir cinnet halini doğuruyor.

Bu savrulmanın en çarpıcı örneğini İran’da görüyoruz. Mevcut rejimin baskıcı politikaları altında nefessiz kalan, özgürlüğü için her şeyi göze alan İran halkı, yaşadığı derin bunalmışlıkla rotasını şaşırmış durumda. Gazze’nin yarası kanarken sokaklarda İsrail bayrağı sallayan, tepkisini toplumsal tabuları yıkarak gösteren kitleler, aslında bir ideolojiyi değil, bir çaresizliği haykırıyor. Kendi ülkesindeki baskıdan kurtulma arzusu, bir başka zulmün failini “kurtarıcı” maskesiyle selamlayacak kadar büyük bir zihinsel kırılma yaratıyor. Oysa bir katilin elindeki kan, diğerinin zulmünü asla aklamaz.

Benzer bir yorgunluk ve arayış Türkiye’de de yaşanıyor. Uzun yılların getirdiği yönetimsel yıpranmışlık, ekonomik dar boğaz ve toplumsal kutuplaşma, geniş kitleleri “ne olursa olsun gitsin” noktasına taşıdı. Sadece mevcut olandan kurtulma motivasyonuyla hareket etmek, beraberinde büyük bir risk barındırıyor. Yarın, sadece değişim adına sarılınacak yeni aktörlerin veya alınacak radikal kararların, toplumun beklentilerini ne kadar karşılayacağı meçhuldür. Tepkisel bir refleksle, rasyonel bir gelecek planı yapmadan atılan her adım, toplumu kaş yaparken göz çıkaran bir belirsizliğe sürükleyebilir.

Bu durumun bizim adamızdaki, yani Kuzey Kıbrıs’taki yansıması ise çok daha hassas bir zeminde ilerliyor. Ankara ile olan ilişkilerdeki yoğun etkileşim ve hissedilen asimetrik yapı, yerel iradenin kendi ayakları üzerinde durma arzusunu zaman zaman zorluyor. Bu durum, toplumda bir “sıkışmışlık” hissi yarattıkça, bir kaçış yolu olarak Güney Kıbrıs’a karşı duygusal bir sempati gelişmesine neden oluyor. Ancak bu sempati, her zaman siyasi bir gerçekliğe dayanmıyor; daha ziyade mevcut baskıdan duyulan rahatsızlığın yarattığı bir “alternatif aidiyet” arayışı olarak öne çıkıyor. Kendi evindeki düzeni kuramayanların, komşunun kapısını bir kurtuluş reçetesi gibi görmesi, gerçek bir çözümden ziyade psikolojik bir sığınma talebidir.

Günün sonunda; İran’da, Türkiye’de ve Kıbrıs’ta yaşanan trajedilerin ortak bir paydası var: İyinin olmadığı yerde, kötünün iyisini kahraman ilan etmek. Bir vesayetten kurtulup bir başkasına sığınma arzusu, gerçek bir özgürleşme süreci değildir. Gerçek irade; dışarıdan bir “kahraman” beklemek değil, toplumun kendi demokratik kültürünü ve çözüm iradesini güçlendirmesidir. Aksi takdirde, bugün kurtarıcı diye alkışladıklarımız, yarın bizi yeni ve belki de daha sert bir hayal kırıklığıyla baş başa bırakabilir. Unutmamak gerekir ki, yeni efendilerin kamçısı eskisinden daha yumuşak olmayacaktır.

İLGİLİ HABERLER

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

POPÜLER HABERLER

En Son Yorumlar