Ana SayfaYazarlarSerkan SoyalanDAĞLARDAN EDEBİYATA ÇAKIRCALI

DAĞLARDAN EDEBİYATA ÇAKIRCALI

Bu Çakırcalı Mehmet Efe’nin hikayesidir... Onun yaşamını Ege dağlarında geçen bir hayat hikâyesine indirgeyemeyiz. Çünkü Çakırcalı, zaman içinde tarihten halk anlatısına, halk anlatısından türküye, türküden edebiyata uzanan uzun bir yolculuğun adı haline gelmiştir.

spot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_img
spot_img
spot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img

Bu Çakırcalı Mehmet Efe’nin hikayesidir…

Onun yaşamını Ege dağlarında geçen bir hayat hikâyesine indirgeyemeyiz. Çünkü Çakırcalı, zaman içinde tarihten halk anlatısına, halk anlatısından türküye, türküden edebiyata uzanan uzun bir yolculuğun adı haline gelmiştir.

***

1872’de Ödemiş’in Türkönü köyünde dünyaya gelen Mehmet, eski zeybeklerden Çakırcalı Ahmet Efe’nin oğluydu.

Babasının öldürülmesi, onun hayatında büyük bir kırılma yarattı.

Daha çocuk yaşta karşılaştığı adaletsizlik duygusu, ilerleyen yıllarda onu dağa götüren hikâyenin önemli parçalarından biri oldu.

Sonrası Ege’nin dağlarıdır…

Çakırcalı’nın hayatı, Osmanlı’nın son dönemindeki siyasal ve toplumsal çalkantılar içinde şekillenir.

Devlet güçleriyle çatışmalar, takipler, baskınlar, aflar, yeniden dağa çıkışlar ve sonunda 1911’de ölüm…

Fakat Çakırcalı’nın gerçek hayatı ile halkın anlattığı Çakırcalı’nın hayatı arasında zamanla büyük bir mesafe oluşur.

***

İşte edebiyat tam da bu noktada devreye girer.

Çakırcalı’nın halk hafızasındaki en güçlü izlerinden biri elbette türküdür.

“İzmir’in Kavakları”

***

Bu isim, bu türküyle birlikte Ege’nin sokaklarına, köylerine, düğünlerine ve hafızasına taşınır.

 

“Bize de derler Çakıcı…”

Bu cümle aslında bir efsaneyi çağırır.

Çakırcalı artık yalnızca Mehmet değildir. “Çakıcı”dır.

Ve halkın dilinde yaşayan Çakıcı, tarihsel belgelerdeki Çakırcalı’dan farklılaşmaya başlar.

Halk anlatılarında zenginden alan, yoksula yardım eden; köprü, çeşme gibi kamusal işler yaptıran; haksızlığa karşı çıkan bir figür belirir. Başka kaynaklarda ise şiddetin, cinayetlerin ve eşkıyalığın sorumlusu olan bir suçlu vardır.

İki Çakırcalı’nın arasındaki mesafe, aslında tarihle efsanenin arasındaki mesafedir.

Bugün Çakırcalı’yı konuşurken yapılması gereken de bu iki alanı birbirine karıştırmamaktır.

Edebiyat, insanın ve toplumun karmaşasını görünür kılmaktır.

Çakırcalı’nın Türk edebiyatındaki serüveni erken Cumhuriyet dönemine kadar uzanır.

1934 yılında Zeynel Besim Sun’un Çakıcı Mehmet Efe romanı İzmir Ticaret Postası gazetesinde tefrika edilir.

Araştırmacılar bu eseri Çakırcalı hakkında yazılmış ilk roman olarak değerlendiriyor. Daha da önemlisi, Sun’un romanı Çakırcalı’nın yaşadığı köylerde yapılan derlemelerden besleniyor.

Yani roman yalnızca yazarın hayalinden değil, sözlü kültürden de besleniyor.

Bu çok önemli.Çünkü Çakırcalı’nın edebiyata girişi, aslında halkın onu anlatmaya başlamasıyla gerçekleşiyor.

Bir başka deyişle roman yazarı, dağdaki eşkıyayı yalnızca kendi gözleriyle görmüyor; onu anlatan insanların hafızasına da kulak veriyor.

Böylece Çakırcalı, önce halkın dilinde çoğalıyor, sonra edebiyatın sayfalarında.

 

Sonra Sabahattin Ali çıkıyor karşımıza.

“Çakıcı’nın İlk Kurşunu”…

Sabahattin Ali’nin hikâyesinde Çakırcalı’nın dağa çıkışı yalnızca kişisel bir intikam meselesi olarak ele alınmıyor.

Babasının öldürülmesi ve ardından gelen başkaldırı, dönemin baskıcı siyasal düzeniyle ilişkilendiriliyor.

Akademik çalışmalar, Sabahattin Ali’nin Çakırcalı’yı halktan yana, adalet arayan ve haksızlığa karşı çıkan bir “sosyal eşkıya” olarak yorumladığına dikkat çekiyor.

Burada Sabahattin Ali’nin dünyasıyla Çakırcalı’nın hikâyesi birbirine dokunuyor.

Çünkü Sabahattin Ali’nin edebiyatında sıradan insanın ezilmişliği, adaletsizlik ve toplumsal eşitsizlik önemli bir yer tutar.

Çakırcalı da bu bakışın içerisinde yalnızca bir silahlı adam değildir.

Bir dönemin adaletsizliklerinin ürettiği bir sonuçtur.

Elbette bu, tarihsel Çakırcalı’nın bütün yaptıklarını meşrulaştırmak anlamına gelmez.

Tam tersine…

***

Edebiyatın gücü burada ortaya çıkar.

Bir insanın aynı anda hem başkaldıran hem öldüren, hem halk tarafından sevilen hem de korkulan bir figür olabileceğini gösterebilir.

Çakırcalı denildiğinde benim aklıma en çok Yaşar Kemal geliyor.

Yaşar Kemal bu kitabı yazarken Çakırcalı’yı öldüren müfrezenin kumandanı Albay Rüştü Kobaş’ın verdiği bilgilerden yararlanır. Bununla yetinmez; Çakırcalı’nın yaşadığı ve dolaştığı coğrafyayı gezer, tanıkların anlatılarını dinler.

Yapı Kredi Yayınları da eserin bu tanıklıklardan ve Rüştü Kobaş’ın aktardığı bilgilerden hareketle kurulduğunu belirtiyor.

İşte burada Yaşar Kemal’in edebiyat anlayışını görüyoruz.

Dağları bilmeden Çakırcalı’yı anlamaya çalışmıyor.

İnsanları dinlemeden onun hikâyesini yazmıyor.

Çünkü Yaşar Kemal için insanı anlamak, onun yaşadığı toprağı anlamaktan geçiyor.

Çakırcalı’nın edebiyattaki en ilginç taraflarından biri de “soylu eşkıya” tartışmasının merkezine yerleşmesidir.

Edebiyatta eşkıya figürü her zaman yalnızca suçlu olarak görülmemiştir.

Bazı anlatılarda eşkıya, düzenin dışına itilmiş insanların sesi olur.

Devletin adalet sağlayamadığı yerde kendi adaletini kurmaya çalışan bir figür olarak görülür.

Zenginden alıp yoksula veren, güçlünün karşısında duran, halkın yanında yer alan bir “halk kahramanı”na dönüşür.

Eric Hobsbawm’ın “soylu eşkıya” kavramı da bu tartışmanın önemli başlıklarından biridir.

Ancak burada dikkatli olmak gerekir.Çünkü romantik anlatı ile tarihsel gerçek aynı şey değildir.

Çakırcalı hakkında yapılan akademik çalışmalar da tam olarak bu noktaya dikkat çekiyor. Zeynel Besim Sun’un romanında Çakırcalı’nın “soylu eşkıya” kalıbına uyan özellikleri kadar, bu kalıbı bozan şiddet eylemlerinin de bulunduğu; dolayısıyla edebiyattaki olumlu imgenin tarihsel gerçeklikle sorgulanması gerektiği belirtiliyor.

Bence Çakırcalı’yı ilginç yapan da tam olarak bu çelişkidir.

Çünkü efsaneler kusursuz insanlar yaratmaz.

Çakırcalı’nın hayatına baktığımızda bir başka gerçek daha ortaya çıkıyor.

Eşkıyalık yalnızca dağda yaşayan birkaç insanın hikâyesi değildir.

Arkasında toplumsal ilişkiler, yoksulluk, devlet otoritesi, yerel güçler, toprak düzeni, ticaret, güvenlik ve halk desteği gibi çok sayıda unsur vardır.

Çakırcalı’nın uzun süre dağlarda kalabilmesi de yalnızca silah gücüyle açıklanamaz.

Onu saklayanlar, haber taşıyanlar, yiyecek sağlayanlar, onun hikâyesini anlatanlar vardır.

Yani eşkıya ile toplum arasında karmaşık bir ilişki oluşur.

Bu yüzden Çakırcalı’nın hikâyesi aslında yalnızca Çakırcalı’nın hikâyesi değildir.

Bir toplumun kendi dönemine bakışının da hikâyesidir.

***

1911’de Nazilli yakınlarında öldürüldüğünde Çakırcalı’nın hayatı sona erdi.

Ama hikâyesi sona ermedi.

Başını kaybetmiş bedeni toprağa verildi.

Fakat adı toprağa gömülmedi.

Türküye girdi…

Hikâyeye girdi…

Romanlara girdi…

Sinemaya girdi…

Tiyatroya girdi…

Ve en önemlisi, halk hafızasına girdi…

Çakırcalı Mehmet Efe üzerine sinema filmlerinin çekilmiş olması da bunun göstergelerinden biri.

1950, 1952, 1969 ve 1987 yıllarında Çakırcalı’yı konu alan filmler geliyor.

***

Bir insanın ölümünden onlarca yıl sonra hâlâ romanının okunması, türküsünün söylenmesi, hayatının araştırılması bize aslında o insanın kendisinden daha fazlasını anlatır.

Ödemiş’te bir köyde doğan Mehmet…

Ege dağlarında Çakıcı’ya dönüşür.

Halkın dilinde efsane olur.

Türküde ses bulur.

Sabahattin Ali’nin kaleminde isyanın simgelerinden birine dönüşür.

Zeynel Besim Sun’un romanında anlatıya dönüşür.

Yaşar Kemal’in sayfalarında ise yeniden insanlaşır.

Tarih onu öldürür.

Halk onu yaşatır.

Edebiyat ise onun üzerine yeniden düşünmemizi sağlar.

Belki de edebiyatın en güzel tarafı budur.

***

Halikarnaas Balıkçısı “Mavi Sürgün” kitabında Çakıcı’yı şu satırlarla anlatır:

 

“Bir yere geldik: ‘İşte burada anlı şanlı eşkiya Çakıcı, devlet postasını soydu’ dediler. Kayalar, taşlar, yeraltı tünelleri Arap saçına dönmüş. Tam eşkiya yatağı. Bu karmakarışık taş kaosunun içinde saklanan insanı bulmanın, tuzak kurulduysa, onu görmenin imkânı yok.

            Postanın nasıl soyulduğunu, Çakıcı’ya kızanlık etmiş bir kızan bana anlattı çok sonra. Hükümet, Çakıcı’nın karısı, Iraz’ın mücevherlerini almış. Çakıcı da Gökbel’in bu noktasında bir pusu kurmuş. Muğla’ya posta gidiyormuş. Posta, dört beş beygire yüklenmişmiş, iki de zaptiye varmış. Tam da bu yere varılınca, kayaların ardında çelik gibi sert bir ses: ‘Hepiniz durun!’ diye bir emir vermiş. Sesin apansızlığı ve hiç de şaka götürmezliği, postacıların, zaptiye ve yolcuların zıngadak yerlerinde saplanakalmaları sonucunu vermiş. Ses yine: ‘Silahlarınızı yere atın!’ diye emretmiş. Silâh, bıçak, ne varsa hepsi de şapır şupur yere fırlatmış. İki zeybek çıkıp silâhları toplamışlar, sonra da silâh gizlemiş olmasınlar diye herkesin üst-başını yoklamışlar. Bu iş bitince Çakıcı’nın kendisiyle gerideki hayvanları meydana çıkmışlar. Posta çantalarını beygirlerden indirerek açmışlar. Çantaların içi altın liralar ve gümüş mecidiyelerle doluyumuş. Çakıcı zaten postada ne kadar para olduğunu öğrendikten sonra onu soymuş, yoksa götürü iş görenlerden değilmiş o.

            Çakıcı küçük bir bez torbanın içine altın kümesinden avuçladığı kadar lirayı saydıktan sonra, orada duranlara: ‘Arkadaşlar, hükümet karımı soymuş. Elmaslarını, altınlarını almış. Ben de işte burada hükümetin benden soyduğu kadarını alıyorum. Burada birçok fazla para var, isteyen, istediği kadar alsın’ demiş. Oradakiler -Çakıcı’nın kızanları da dahil- paraların üzerine üşüşmüşler. Sonradan bana Çakıcı’nın bir kızanı anlattı. Bütün ceplerini, gümüş mecidiyelerle doldurduktan başka, eline bir torba dolusu almış. Mecidiyeler at nalı gibi kocaman paralardı. Bir mecidiye, yirmi kuruştu. Beş mecidiye bir lira ederdi. Ama yüz lirayı mecidiye olarak taşımak için hamal gerekirdi.

            Mecidiyeleri alan kızanın anlattığına göre, hava o gün âdeta ateşmiş. Torbayı o sarp Gökbel’de taşlara tırmanarak, derelerin dibine atlayarak kan-ter içinde epeyce taşıdıktan sonra iflâhı tükenince -sonradan bulmak üzere- onu bir çalı dibine bırakmış. Soygun yerinden enikonu ayrıldıktan sonra koşmak zorunda kalınca mecidiyeler dere tepe aşmış. Postayı soydukları sabahın akşamı Muğla dağlarına varmışlar. Çakıcı’yı yakalayan zaptiye kuvvetleri, insanoğlunun bu kadar zorlu ve hızlı bir yürüyüş -imkânı yok- yapamayacağına inanarak ‘Çakıcı’yı sarıyoruz’ diye onun çoktan geçip aştığı bomboş tepeleri kuşatmışlar.

            Dört tarafıma göz gezdirince içimden. ‘Eh doğrusu; Çakıcı posta soygununa en uygun yeri seçmiş’ diye düşündüm.”

İLGİLİ HABERLER

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

POPÜLER HABERLER

En Son Yorumlar