Nietzsche, Tanrı’ya inancı sorgularken, bizimkiler ada Nietzsche Tanrıya inancını, bizimkiler adalete inancı öldürdü.
Bir sabah Nietzsche, kaldığı pansiyonun penceresinden dışarı bakıyordu. Piazza Carlo Alberto’da bir faytoncu, inat eden atını kırbaçlıyordu.
O an Nietzsche koştu, atın boynuna sarıldı, faytoncuya “Yapma!” diye haykırdı.
Sonra sessizleşti. Başını atın yelesine koydu, ağladı.
Ve o andan sonra bir daha hiç konuşmadı.
Yıllar önce “Tanrı öldü!” diyerek insanın yalnızlığını ilan etmişti Nietzsche.
Bu sözü söylerken Tanrı’ya değil, Tanrı’ya olan inanca saldırıyordu.
Amacı Tanrı’yı diriltmek değil, Tanrı’nın yokluğunda insanın çıkarları için neler yapabileceğini sorgulamaktı.
O günden sonra Nietzsche sessiz sedasız yaşadı, hiç konuşmadı.
Yıllarca kız kardeşinin gözetiminde sustu.
“Beni deli sanıyorsunuz.
Oysa ben sadece sizin deliliğinizi gördüm.” diyerek insanın çıkarları uğruna vicdanından, aklından vazgeçebileceğini ifade ederken bizlere sadece insani duyguları değil çıkarı için nelerden vazgeçebileceğini ifade etmiştir.
O at, felsefenin sustuğu yerde insanlığın konuştuğu bir metafordu.
Ve sonunda Nietzsche’nin de anladığı gibi, Tanrı’yı öldüren insan, merhameti ve adaleti yeniden icat etmek zorundaydı.
İşte konu şu kaybettiğimiz tüm vicdani ve insani değerleri devlet yapımızın merkezine koymazsak sustuğunu zannettiğiniz ve birilerinin kontrolü altında yönetebileceğini sandığınız, adaleti ve vicdanı sorgulayan bir uyanış ile tepe takla olursunuz.
Hiçbir imparatorluk yıkılmaz, hiçbir idare çökmez, hiçbir para bitmez, hiçbir yaşam ölümsüz değildir.
Argo tabirle toprağın altı kendini vazgeçilmez sananlarla doludur.
İşte bu güzelim coğrafyada siyasilere düşen görev, biran önce yeniden güveni, adaleti, samimiyeti yeniden inşa etmeleridir.
Çevremizde dönen bunca kaos ve katliamlara karşı bu halkın beklentisi süreci daha da karmaşık hale getiren siyasi hamleler yerine güvende olduğunu hissettirecek devlet duruşudur.










