Kuzey Kıbrıs’ta sofraya oturmak bile artık lüks haline geldi. Ülke yönetiminin yıllardır süregelen beceriksizliği ve denetimsizliği, vatandaşın cebini boşaltmakla kalmıyor, ağzındaki lokmayı da tatsız bırakıyor. Bunun en sembolik örneği domates.
Bir zamanlar yaz sofralarının vazgeçilmezi olan bu kırmızı sebze, bugün adeta “altın domates”e dönüştü. Üretici halinden kilosu yaklaşık 50-60 TL’den çıkan ürün, halk pazarında yaz aylarında 140 TL’lere kadar dayandı. Fiyat sadece cüzdan yakmıyor; mesele bununla da bitmiyor. Çünkü bu fahiş bedele rağmen sofralara gelen domates ne eskisi gibi kokuyor ne de lezzet veriyor. Sulu, tatsız, adeta plastikten yapılmış gibi. Gıda denemeyin yetersizliği öyle bir boyuta ulaştı ki, domates bile kimliğini kaybetmiş durumda.
Sorunun kaynağı belli: Üretim politikası olmayan bir ülke. Tarımda planlama yok, destek yok, denetim yok. İthalata bağımlı bir ekonomi yaratıldı, sonra da dövizin yükselişi bahane edilerek her şeyin faturası vatandaşa kesildi. Tüccar istediği gibi fiyat belirliyor, devletin tavsiye listeleri ise raflarda kağıt parçasından öteye gitmiyor.
Bugün halka sunulan domates, aslında hükümetin bütün başarısızlıklarının özeti gibi. Kendi çiftçisini desteklemeyen, aracılara göz yuman, halkın sofrasını gözetmeyen bir yönetim anlayışı. Sonuç: vatandaş hem cebinden oluyor hem de sağlıklı, lezzetli gıdaya ulaşamıyor.
Domates, bu topraklarda sadece bir sebze değil; sofranın rengi, yemeklerin ruhu. Onu altın fiyatına satıp tatsız hale getirmek, aslında halkın yaşam kalitesini çalmak demek. Bu da artık sadece bir pazar sorunu değil, doğrudan bir yönetim sorumluluğu.
Bugün “altın domates” diye alay ettiğimiz şey, aslında kaybedilen tarım politikalarının, denetimsiz piyasaların ve umursamaz bir hükümetin aynasıdır. Sofrada kokusuz, tatsız, pahalı bir domates varsa, bunun sorumlusu tarladaki çiftçi değil; vatandaşın derdini duymayan, mutfağında pişen yemeğe bile kayıtsız kalan hükümettir.










