Hayata, avuçlarımız dolusu kaygısız bir şekilde kucaklanamadan başlıyoruz. Henüz bebekken kulaklarımıza fısıldanan o “yaşama kaygısı”, büyüdükçe yerini kendi korkularımızla inşa ettiğimiz, anı kaçırmaktan ibaret devasa bir hapishaneye bırakıyor. Sonra bir gün durup bakıyoruz ki; çocuklarımızın büyümesine bile hakkıyla tanık olamadan geçip gitmişiz bu dünyadan.
Sahi, insanın doğasına bu kadar aykırı olan bu sistemde, yaşarken neleri eksik bırakıyoruz?
Başkasının Arzularıyla Var Olmak
Modern zamanların en büyük tuzağı, bizi başkalarının arzularını gerçekleştirmeyi kendimizi var eden tek gerçeklik sanma yanılsamasına düşürmüş olması. Bugün ister mavi yakalı olun ister beyaz yakalı; plazaların, unvanların ve bitmek bilmeyen başarı hırslarının içinde hepimiz birer “kraldan çok kralcı”ya dönüşmüyor muyuz?
Kralın varisleri gibi davranıp, sahte bir değer uğruna kendi gücümüzden, çocukluk hayallerimizden vazgeçiyoruz. Kendimize olmadık anlamlar atfediyor, bir illüzyonun içinde başkasının gücüne biat ediyoruz. Oysa acımasız bir gerçek var: Günün birinde kral gelip kellenizi aldığında —yani sistem sizi dışarı fırlattığında— geriye ne kalıyor? Hiç. İşte o yanılsamaların içinde yoruluyor, mutsuz oluyor, feda ediyor ve sonunda çareyi antidepresanlarda arıyoruz. Başarırsak kibirlenip bizim gibi olamayanlara kızıyor, başarılamazsak yılgınlık içinde kendi mutsuzluğumuza hapsoluyoruz.
Sahil Kasabası Klişesi
Peki doğru olan ne? Sizin kendi doğrunuz, gerçekten yapmak istedikleriniz nerede?
Herkesin dilinde aynı ezber: “Bir sahil kasabasında emeklilik…” Gerçekten olmak istediğiniz yer, sistemin size bir “ödül” gibi sunduğu o yaşlılık vaadi mi? Neden hayatı hep bir adım ötesine, hep ulaşılamayan bir geleceğe erteliyoruz?
Şu an sırtımı yaşlı, sallanan bir koltuğa yaslamış, kahvemi yudumlarken soruyorum bu soruları kendime. Dışarıda yağmur yağıyor, serinlik yüzümde ve omuzlarımda dans ediyor. Bunun hazzını alırken derinden hissediyorum: Eksik olduğunu düşündüğümüz o paranın, borçların, unvanların yanında; var olanlar o kadar tam ki…
Kapıdaki Mucizeleri Görmek
Yağmurun benzersiz yağışı, yaprakların rüzgardaki salınışı, çimenlerin etrafa saldığı o ham koku… Ve hemen yanımda, köpeğim Dodo’nun meraklı, heyecanlı bakışları, peşinden koştuğu bir top… Hayat, tüm enerjisi ve güzelliğiyle tam olarak burada, bu anın içinde akıyor.
Bizler hayatımızda büyük, sarsıcı mucizeler beklerken, kapının önünde sıraya dizilmiş o küçük mucizeleri görmezden gelirsek, yaşam bize o beklediğimiz büyük sihri nasıl sunabilir?
Korktuğumuz borçlar, parasızlıklar ya da bize dayatılan kölece çalışma koşulları elbette hayatın birer gerçeği. Ancak o mücadelenin içinde ruhumuzu krala rehin vermek ile kendi doğrumuzu koruyabilmek arasında devasa bir uçurum var.
Şimdi siz de hayatın hızını bir anlığına yavaşlatın, derin bir nefes alın ve kendinize sorun: Yaşamınızdaki arzuların hangileri gerçekten size ait? Ve en son ne zaman bir yağmur damlasında tüm evrenin tamlığını hissettiniz?










