Kuzey Kıbrıs’ta ormanların korunması anayasal bir kamu görevi olmasına rağmen, devlet bu görevi sistematik biçimde ihmal ediyor; ortaya çıkan boşluk ise vatandaştan tahsilatla kapatılmaya çalışılıyor. Bu bir koruma politikası değil, idari acziyetin maliyeti halka yüklenmesidir.
Somut başlıklarla ilerleyelim.
Çam kesesi örneği tipiktir. Bilimsel uyarılar zamanında yapılmış, risk açıkça ortaya konmuş olmasına rağmen erken müdahale, ilaçlama, biyolojik mücadele ve planlı izleme yapılmamıştır. Sonuç: binlerce ağacın kaybı. Bu, doğal afet değil; idari ihmaldir. Vergi toplayan devlet, görevini yerine getirmemiştir.
Yangın meselesi daha da nettir.
Halktan yıllardır vergi toplanmasına rağmen yangın söndürme helikopteri yok, hava gücü yok, önleyici altyapı yok. Orman yangınlarında hâlâ “umut, rüzgâr ve gönüllü” üçlüsüne dayanılan bir sistem var. Bu, modern devlet pratiği değildir. Bu koşullarda “ormanı koruyoruz” iddiası gerçek dışıdır.
Sahillerin durumu ise yaklaşımın zihniyetini açıkça gösterir.
Kıyılar sermayeye açılırken “kalkınma”,
ormanlar halka kapatılırken “koruma” deniyor.
Bu çifte standarttır. Kamu yararı değil, gelir ve tahsis odaklı yönetim söz konusudur.
Geldiğimiz noktada tablo şudur:
Devlet ormanı korumuyor
önlem almıyor
altyapı kurmuyor
sonra “faydalanma” diyerek halkı ücretlendirmeye çalışıyor.
Bu, hukuken de siyaseten de kabul edilebilir değildir.
Koruma yoksa ücret olmaz.
Hizmet yoksa bedel olmaz.
Kamu görevi vatandaşa fatura edilemez.
Bugün yapılan şey, ormanların korunması değil,
ormanlar üzerinden harç benzeri bir gelir rejimi kurmaktır.
Bu yaklaşım hem anayasa ihlalidir hem de toplumsal adaletle bağdaşmaz.
Sorun bireysel değil, yapısaldır.
Ve çözüm, haracı normalleştirmek değil;
hesap verebilir, bilim temelli ve kamusal bir çevre politikasını hayata geçirmektir.










