Ülkemizde cumhurbaşkanlığı seçimleri, tarih boyunca kırılma anlarında hep olması gerektiği gibi sonuçlanmıştır.
Ya biz öyle istemişizdir ya da kulağımıza öyle fısıldanmıştır. Hangisine inanmak istersek, o gerçekleşmiştir.
Kararlarımız esastır, ancak bize esasın ne olduğu söylenmelidir. Gerektiğinde doğru kararları verebiliriz, yeter ki neyin gerektiği açıkça belirtilsin.
Özetle, özgür irademizle karar alırız, ama kararımızın ne olması gerektiği bize söylenmelidir.
Bir avuçken, binlere karşı ölüm-kalım kararları verdik; “Kıbrıs Yunan olamaz” dedik. Ama nedense bizi yönetecek lideri seçerken bir türlü karar veremiyoruz. Allah’tan bizi bizden koruyan dava adamlarımız var.
Annan Planı’na “evet” dedik, kurucu cumhurbaşkanımızı yedik, Sayın Talat’ı getirdik. Crans-Montana’ya hazırlandık, Sayın Eroğlu’nu yedik, Akıncı’yı getirdik. Süreç çöktü, “Akan kan değil” dedi, Sayın Akıncı’yı yedik, Tatar’ı getirdik. Şimdi sırada ne var, hep birlikte göreceğiz.
Bugüne kadarki süreç şunu göstermiştir: Değişim zamanı geldiyse, değişim kayıtsız şartsız gerçekleşir. İsimlerin kim olduğu ya da kime neye hizmet ettiği pek önemli değildir. Önemli olan, değişim sürecinde kiminle yol alınacağıdır. Ancak bu kez durum farklı görünüyor.
İlk defa süreç, isimler üzerinden değil, ülkenin içinde bulunduğu çökmüş siyasi yapı üzerinden şekillenecek gibi. Bu da iki aday arasında kimin daha güçlü argümanlara sahip olduğuna bağlı olacak.
Sayın Tatar’ın tutunacağı tek dal iki devletli çözüm teziyken, Sayın Erhürman daldan dala gezme rahatlığına sahip.
Bakalım tarih tekerrür mü edecek, yoksa bu kez iyi oynayan mı kazanacak?










