Tek tip elbiseler, aynı sloganlar, aynı beden hareketleri…
Aynı yaşta ezberletilen antlar, aynı marşlar, aynı kitaplar…
Sadece bir liderin portresine bakan yüzler, aynı resmi geçitlere katılan çocuklar…
Bu bir hayal değil!
Gerçeğin ta kendisi…
Kimin ne giyeceği, hangi şarkının söyleneceği, hangi düşüncenin tehlikeli olduğu açıkça yazıldı.
Aykırı düşünenler fişlendi, sürgün edildi, kimi zaman yok edildi, kimi zaman ise yok sayıldı.
Sadece aynı dili konuşanlar değil, aynı şekilde düşünenler makbul görüldü.
Bu bir ütopyaydı…
“Bütün milletin bir beden, bir ruh olduğu” bir düzen!
Bu düzen kuruldu…
Bir zamanlar, şehirlerin en yüksek yapıları camilerdi.
Sonra yerini anıtlar aldı.
Daha sonra onların yerini gökdelenler, plazalar, AVM’ler…
İdeal yurttaş tanımı da değişti.
Önce “itaatkâr vatandaş”tı, sonra “milliyetçi girişimci”, ardından “muhafazakâr tüketici” oldu adı.
Her seferinde yeni bir ütopya kuruldu…
Eski ütopyalar yerle bir edilerek.
Bir dönem “sınıfsız, kaynaşmış bir toplum” kurma hayaliyle çıkıldı yola.
Toprak reformu gündeme geldi.
Tarım kolektifleştirilecek, köylüye makine sağlanacaktı.
Olmadı…
Ütopya, eşrafın direnişine çarptı.
Sonra “herkese ücretsiz sağlık ve eğitim” hayali kuruldu.
Bir dönem gerçekten başarıldı da.
Hemşireler, doktorlar köy köy dolaştı.
Gezici kütüphaneler taşrada kitap dağıttı.
Radyo tiyatroları, halk evleri, köy enstitüleriyle birleşti.
Bu da bir ütopyaydı.
Ama sonra kapatıldı…
Bir başka dönemde “milli değerler” üzerine kurulu bir sistem inşa edildi.
Bütün bir halk, aile reisinin otoritesine, kadının anneliğine, erkeğin “asker” oluşuna indirgenmişti.
Kılık kıyafetten çocuk sayısına kadar her şey bu ütopyanın bir parçasıydı.
Sapkınlık ilan edilen her şey, dışlandı.
Yine de bu sistem yıllarca sürdü…
Zamanla, başka bir hayal geldi.
Bu kez hedef “zenginleşmekti”!
Kalkınma hamleleri, özelleştirmeler, ihracat rekorları…
Hayali, “orta sınıfın otomobil sahibi olduğu, alışveriş merkezlerine gittiği, çocuklarını özel okullara gönderdiği” bir ülke kurmaktı.
Bir kesim için bu gerçekleşti.
Diğer kesim için ise borç, güvencesizlik ve yoksulluğa dönüştü.
Ama unutmayın: Bu da bir ütopyaydı.
Ve yaşandı…
Bir zamanlar “dindar ve kindar” bir nesil istendi.
Başka bir dönemde “ilerici, çağdaş” bir kuşak hedeflendi.
Sonra “yerli ve milli” olana yönelindi.
Şimdi ise herkes kendi ütopyasını diğerine dayatmakla meşgul.
Çünkü her ideoloji, her iktidar, bir ütopya kurmak ister.
Ve o ütopya, birilerinin gerçeği olurken, başkaları için cehenneme dönüşebilir.
*
Ütopyalar kuruldu dostlar!
Kimi zaman yargı eliyle, kimi zaman tankla, kimi zaman reklam panolarıyla…
Kimi zaman müfredatla, kimi zaman anayasa değişiklikleriyle…
İnsanlar bu hayaller uğruna öldü, öldürüldü…
Hayaller, bazen sürgünlerle ve darbelerle, bazen reformlarla gerçeğe dönüştü…
Şimdi düşünün…
Her sabah olaylara aynı çerçeveden bakan farklı televizyon kanallarının ekranına maruz kalan milyonları…
Aynı binada, sokakta ya da aynı mahallede yaşayıp birbirini tanımayan komşuları…
Farklı şeylere inansa da aynı şekilde susan insanları…
Bunlar da birer hayal gibi değil mi?
Evet…
Ama yaşanıyor!
Şimdi kendinize sorun…
Gerçekleştirilmiş bunca ütopyadan hangisi sizin rüyanız?
Görünmez bir disiplinle kontrol altına alınmış ve tepedekilerin kararlarını sarsmayacak bir düzen içine hapsolmuş sessiz hayatlar mı?
Yoksa eşitliğin, adaletin ve ortak faydanın peşinden gidilen bir yaşamlar mı?
Gerçek şu ki:
Ütopyalar gerçektir!
Ve siz şuan farkında olmasanız da zaten birini yaşıyor ve birini savunuyorsunuz…










