Dün gece ülke genelinde yapılan “huzur operasyonu” güvenlikten çok bir gösteri yönetimi, bir PR prodüksiyonu olarak sahnelendi. Polis sirenleri, drone çekimleri, duvar kenarına dizilen insanlar… Devletin asli görevi olan güvenliği sağlama ihtiyacından ziyade, kameraya oynayan bir siyasi reji kokusu hakimdi.
Kimse suçla mücadelenin, kamusal düzenin, denetimin karşısında değil. Sorun, hükümetin güvenlik ihtiyacını kendi günahlarını perdelemek için bir cadı avına çevirmesi. Dün akşam yaşanan, halkı korumak değil; halkı halka kurban etmekti.
Kaçak statüsüne itilen yüzlerce yabancı işçinin görüntüleri servis edildi. Sanki bu insanlar keyfi biçimde yasaların dışına çıkmış gibi… Gerçekte tablo tam tersi: Bu insanların büyük bölümü, devletin bizzat kurduğu çarpık iş gücü rejiminin ürünü.
Bir yıl iş değiştirememe kuralı…
İşverenin “izin uzatıyorum” diyerek hiçbir başvuru yapmaması…
Yatay geçiş hakkının patron tarafından sabote edilmesi…
Devletin izin süreçlerini aylarca sürüncemede bırakması…
Bu mekanizma, insanı daha ilk günden kıstırıyor. Sonra aynı insan bir anda “kaçak” ilan ediliyor. Ardından kamera açılıyor; PR başlıyor. Günah keçisi hazır: yabancı işçi.
Peki gerçek sorumluluk nerede?
Bu çarpık yapıyı kim kurdu?
Bu düzeni kim besledi?
Devlet, yıllardır bu insanların sırtından İhtiyat kesintisi topluyor, sosyal sigorta primlerini düzenli alıyor, ikamet harçlarını eksiksiz tahsil ediyor. Kayıt dışı iş gücünü bile bile görmezden geliyor. Yani para kazanıyor. Ancak aynı insanlar sistem açığını belgeleyince duyan yok; operasyon gecesi teşhir edilince bir anda herkes görüyor.
Bu huzur operasyonu değil.
Bu, siyasi bir günah çıkarma töreni.
Algı mühendisliği ile üretilmiş bir suçlu yaratma pratiği.
Hükümet, kendi hatalarını perdelemek için “güvenlik” kılıfı altında cadı avı yürütüyor. En kırılgan kesim hedefe konuluyor. Devletin sorumluluğu, yine en savunmasızın üzerine yıkılıyor. Bu, insani olarak da hukuki olarak da sürdürülemez bir yaklaşım.
Asıl güvenlik açığı, dün gece duvar dibine dizilen insanlar değil.
Asıl açık, onları o noktaya iten çürümüş mevzuat, kontrolsüz işveren pratiği ve sorumluluktan kaçan siyasi iradedir.
Bir devlet, sorun çözmek yerine manşetlik görüntü üretmeyi tercih ediyorsa, güvenlik üretmez; güvensizlik üretir. Toplumu korumaz; toplumu birbirine düşürür.
Gerçek huzur, şov niteliğindeki operasyonlarla değil;
adil yasalarla, hesap verebilir süreçlerle, insanı merkeze alan politikalarla sağlanır.
Dün geceki sahne, güvenlik değil; devletin kendi hatasını halkın gözünden kaçırma çabasıydı.
Bu ülkede gerçekten huzur isteniyorsa artık şu sorudan kaçamayız:
Gerçek operasyon ne zaman başlayacak — sistemin kendisine?










