Tarih, çoğu zaman kimin kaleminden çıktığına göre şekillenir. Oysa yaşananlar, ne kadar acı ya da gurur verici olursa olsun, tek bir gerçeğe sahiptir. Yıllar içinde bu gerçek, bazen eksilerek, bazen eklenerek aktarılır; kimi detaylar büyütülür, kimileri sessizce yok edilir.
Bir yerde kahraman sayılan bir isim, başka bir yerde suçlu ilan edilebilir. Bir olay, bir taraf için dönüm noktasıyken, diğer taraf için kırılma anı olabilir. Böylece tarih, yalnızca yazılanlardan değil, yazılmayanlardan da beslenir.
Arada kalmışlık, işte tam da burada başlar. İnsan, hem kendi öğrendiğine hem de sonradan duyduğuna bakar; hangisinin gerçeğe daha yakın olduğunu bilmeden yaşar. Bu belirsizlik, hafızamızda sessiz bir gölge bırakır.
Unutma… Geçmişle yüzleşmek, taraf olmak anlamına gelmez. Doğruyu aramak, kimsenin hikâyesini yok saymak değildir. Yanlışı savunmak, hatayı görmezden gelmek ise geleceğe yük bırakmaktır.
Vicdan, sadece kendi acını değil, başkasının acısını da anlayabilmektir. Ne yaşanmış olursa olsun, adalet duygusunu tek tarafa hapsetmek, hafızayı eksiltir. Tarihi korumanın yolu, onu sahiplenmekten değil, onunla dürüstçe yüzleşmekten geçer.










