Ana SayfaYazarlarElif EvrenselKıbrıs Türk Halkı Umudunu Kaybetmedi, Yönünü Arıyor

Kıbrıs Türk Halkı Umudunu Kaybetmedi, Yönünü Arıyor

Yıllardır çözümsüzlük, liyakatsiz atamalar ve yönetim yorgunluğu arasında sıkışan Kıbrıs Türk halkı, artık ne geçmişin nostaljisini ne de günü kurtaran siyaseti istiyor; adaletli, üretken ve hesap verebilir bir yönetim arıyor.

spot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img
spot_img
spot_img
spot_img
spot_imgspot_imgspot_imgspot_img

Kuzey Kıbrıs, uzun zamandır yönetim yorgunu bir ülke. Halk sadece ekonomik krizlerle değil, temsil krizleriyle de mücadele ediyor. Kurumların itibarı zayıflamış, liyakat yerini sadakate bırakmış durumda. Cumhurbaşkanlığı makamı, anayasanın tarif ettiği tarafsız ve birleştirici kimliğinden uzaklaşarak dar bir siyasi alanın parçasına dönüşmüş hissi veriyor. Devlete güven azaldıkça halk kendi sesini duyamaz hale geliyor. Bu ülkenin yeniden kendine güvenmesi, yönetim anlayışının kökten değişmesiyle mümkün.

Cumhurbaşkanlığı yalnızca bir protokol makamı değil, devletin vicdanıdır. Kapısı çocuklara, kadınlara, üreticilere, engellilere ve her düşünceden vatandaşa açık olmalıdır. Bugünse kurum, halkın geniş kesimleriyle arasında görünmez duvarlar örmüş durumda. Karar süreçleri kapalı, onay ve atama mekanizmaları şeffaflıktan uzak. Halkın vergileriyle işleyen devlet, kamu yararına değil, dar çıkar ilişkilerine hizmet eden bir yapıya dönüşüyor. Oysa temsil, sadece sembolik bir görev değildir; adalet, hesap verebilirlik ve katılım demektir. Yeni dönemde ihtiyaç duyulan, gerekçeli kararların açıklandığı, imzaların kamuya duyurulduğu ve liyakatin ölçüt haline geldiği bir yönetim modelidir.

Ekonomi tarafında tablo ağır. Kıbrıs Türk halkı yüksek enflasyon, eriyen alım gücü ve ithalata bağımlı bir sistemin yükü altında yaşıyor. Tarım, sanayi ve küçük üretici politikaları neredeyse yok. Halk, yardımlarla değil, üretimle ayakta kalmak istiyor. Oysa üretici desteklenmiyor, yerli ekonominin çarkları dönmüyor. Devletin temel görevi sosyal destek değil, üretim altyapısını korumaktır. Yeni dönem, kamu kaynaklarının israf edilmediği, üreticiye ve emekçiye doğrudan dokunan bir ekonomik yeniden yapılanmayı zorunlu kılıyor.

Dış politika da iç politika kadar içe kapanmış durumda. Cumhurbaşkanlığı, toplumlararası diyaloğu ve barışı temsil etmesi gerekirken, bugün daha çok sertleşmiş bir retoriğin taşıyıcısı. Oysa istişare, sadece diplomasi değil, bir toplumun kendi geleceğini konuşabilme becerisidir. BM ve AB platformlarında aktif, güven artırıcı girişimler yürütülmek yerine, politik gerilim dili tercih ediliyor. Bu tutum, ülkenin uluslararası itibarını zedeliyor, halkın çözüm umudunu törpülüyor. Kıbrıs Türk halkı artık “masadan kalkma” politikalarından bıktı. Müzakere, statüko değil, değişim üretmelidir. Gerçek diplomasi, bağırarak değil, sonuç alarak yapılır.

Çözüm beklenirken adalet duygusu da yıpranıyor. Taşınmaz Mal Komisyonu’nun etkinliği azaldı; dosyalar birikiyor, ödemeler gecikiyor. AİHM’in “makul sürede sonuçlanmama” kararları, bu tabloyu uluslararası bir sorun haline getirdi. Karma evliliklerden doğan çocukların vatandaşlık meselesi hâlâ çözümsüz; yüzlerce aile kimliksizliğin ortasında kalmış durumda. Devlet, çocuklarına hak veremediği sürece egemenlikten söz edemez. Yeni dönemde adaletin temeli, bürokratik labirentleri ortadan kaldıran, doğrudan çözüm üreten bir idari sistem olmalıdır.

Enerji dosyasında da benzer bir durgunluk var. Ada çevresinde yeni doğalgaz keşifleri açıklanırken, KKTC kendi enerji güvenliği politikasını hâlâ netleştirebilmiş değil. Türkiye ile entegre kablo projesi ilerlese de, yerel planlama ve siyasi eşgüdüm eksikliği nedeniyle somut sonuç alınamıyor. Oysa enerji bağımsızlığı, sadece ekonomik değil, siyasal özgüvenin de temelidir. Bölgesel enerji diplomasisi kurulmadan, dışa bağımlılık azaltılamaz. Yenilenebilir enerji, yerel üretim ve şeffaf ortaklık modelleri, geleceğin kaçınılmaz adımlarıdır.

Cumhurbaşkanlığı’nın iç işleyişinde denetimsizlik en zayıf halkadır. Onay ve atamalarda liyakatten uzak tercihler, kamu güvenini zedeliyor. Halk artık her kararda “kim için alındı?” diye sormak zorunda kalıyor. Devletin en yüksek makamı, kişisel değil kurumsal sadakat ister. Yeni dönemde atama ve imza süreçlerinin kamuya açık hale gelmesi, gerekçeli onay mekanizmalarının başlatılması gerekir. Şeffaflık bir siyasi tercih değil, demokratik zorunluluktur.

Kıbrıs Türk halkı umudunu kaybetmedi, sadece yönünü arıyor. Bu halk, adaletle, üretimle ve barışla yeniden ayağa kalkabilir. Gerçek değişim, sloganlarla değil, kurumları ayağa kaldıran akılla olur. Devlet yeniden güvenilir hale geldiğinde, diplomasi masaları da, üretim alanları da daha güçlü olur. Çünkü bir ülke, halkının güvenini kaybettiğinde değil, onu geri kazanamadığında tükenir.

Bu ülke, yeniden kendine güvenecek. Ve bu kez, o güven yalnızca sandıkta değil, her kurumun kapısında, her yurttaşın kalbinde yeniden doğacak.

İLGİLİ HABERLER

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

POPÜLER HABERLER

En Son Yorumlar