Serkan Soyalan
Cereyana oturmak
Haftasonu annemin evde biraz taşınma işleri ile uğraşırken bir ara kahve molası verip, bahçeye açılan kapının önüne oturduğumda, “Cereyana oturma, gir içeriye otur” diye uyardı beni.
Birden çocukluğuma gittim.
Anneannemin Lefkoşa’nın Kızılbaş gölgesindeki evinde duymuştum bu cereyan işini.
Bahçede saatlerce koşup oynayan ve kan-ter içinde kalan çocuk halimle uyarıyordu anneannem, “Üzerini değiştir. Terli terli oturma cereyanın ortasında” diye. O yaşlarda pek anlamıyordum bunu, sonraki yıllarda öğrenmiştim “cereyan” ın ne olduğunu.
Ve yıllar sonra annemden işitip, yıllar öncesine gittim.
Anneannemi özledim, dedemi, çocukluğun o saf duygularını, çocukluğumu…
Daha kayıplar girmemişti hayatıma, hayal kırıklıkları, imkansız aşklar ve gidenler…
Bu anılar denizinde yüzerken, aklım birden Enis Batur’un 2003 yılında Oğlak Yayınları’ndan yayımladığı “Bekçi” kitabında “Kurander” başlığıyla kaleme aldığı denemesine kaydı.
Evime gider gitmezçalışma odamdaki kütüphanemdeki Enis Batur kitapları arasından buldum “Bekçi”yi ve uzun yılların ardından sayfaları çevirip bir kez daha okudum…
***
“Çocukluğumda beni hemen girdabına almış, uzaklara doğru sürüklenmiş kelimelerin arasında ‘kurander’ ayrı bir yer tutardı. Hemen hep kadınlardan, ailemin kadınlarından duyduğum o sözcüğün ‘cereyan’ ile eşanlamlı olduğunu kavramakta gecikmemiştim. Ne ki, ‘cereyan’ın da tam ne olduğunu seçemiyordum; anlayabildiğim kadarıyla, iki pencere karşılıklı açık olduğunda, sıcak günlerde açık pencereyle açık sokak kapısı arasında hava dolaşmaya koyulduğunda beliren ‘birşey’di bu: Havanın kendisi değil de, sanki teninde, görünmez etinde harekete geçen ve dokunduğu gövdeyi birdenbire çarpan, etkileyen özel, tuhaf bir cindi ‘kurander’. Yıllar geçti, onun ‘courant d’air’ olduğunu; bizim dilimize başka bir dilden okunduğu gibi geçen, geçerken de hiç değilse beni ezgisiyle çarpmayı bilen hava akımının düz karşılığı olduğunu öğrendim, büyüsünün o anda azalmasına çaresiz izin verdim. Daha da yıllar geçti. Sıcak bir Temmuz günü, avluya bakan bir odanın açık penceresi önündeki masamda oturmuş bir kelimeyi, daha doğrusu bir cümlenin akışı içinde, belli bir noktada gereken en doğru kelimeyi aradığım sırada, sokağa bakan odanın açık penceresinden içeri süzülen akordeon sesi beni geldi vurdu, aradığım kelimeden uzaklaştırdı, yarıda kalmış bekleyen cümlemden koptum ve bu defteri önüme çektim: Çalgının körüğü kapanıp açıldıkça sesler savruldu boşluğa, yarıda kalan cümlemn son hecesinden yola koyulan yeni, uzun bir cümle çizildi havada, bir çalgının çıkardığı sesler kelimelere dönüşür mü, dönüştüler, kelimeler yanyana dizildiklerinde yer değiştirebilir ve açık bir pencereden içeri dalarak, selim huylu bir cin gibi insanı hafifçe çarpar ve sallayabilirler mi, çarptılar ve salladılar, tanıyamadım sesin sahibi kimdi, anneannem ya da büyük teyzem mi, akordeon sustu, hava durdu, bıraktığım cümleye o gün dönemedim.”
***
Eski günlerden günümüze, oradan da edebiyat sayfalarına taşıdığımız yazımızın sonunda uyarayım; “Cereyana oturmayın. Üşütürsünüz”.










