Ceza Yasası ve Bilişim Suçları Yasası’nda yapılmak istenen değişiklikler henüz yasalaşmadı. Ancak daha şimdiden yarattığı etki ortada. Gazeteciler, yazarlar ve sosyal medyada söz söyleyen yurttaşlar ne yazacağını, nasıl yazacağını düşünürken artık bir noktada duruyor. Çünkü önlerine konan metinler net değil, sınırları belli değil.
“Organize dezenformasyon” gibi kavramlar, ilk bakışta masum görünebilir. Kim yanlış bilgiyle mücadele edilmesine karşı çıkar ki? Sorun tam da burada başlıyor. Tanım o kadar geniş tutuluyor ki, kasıtlı yalanla kamusal yarar taşıyan haber arasındaki çizgi silikleşiyor. Eleştiri, yorum ve araştırma haberleri de aynı torbaya girebilecek hale geliyor.
Bir devlet itibarını ceza tehdidiyle korumaya çalışıyorsa, orada bir sorun vardır. İtibar, yasayla dayatılarak kazanılmaz. Şeffaflıkla, hesap verebilirlikle ve eleştiriye açık olmakla kazanılır. Basını susturarak yaratılan sessizlik, güven üretmez. Aksine, kuşkuyu büyütür.
Bu yasa tasarıları uygulanmadan da çalışıyor. İnsanlar ceza almaktan korktuğu için değil, neyin suç sayılacağını bilmediği için susuyor. Bu durum hukuki bir yaptırımdan çok, fiili bir baskı ortamı yaratıyor. Buna oto-sansür denir. En tehlikeli sansür biçimi de budur, çünkü görünmezdir.
Gazeteciler Birliği’nin, Basın Emekçileri Sendikası’nın ve muhalefetin itirazı tam olarak buraya işaret ediyor. Ceza hukuku belirsizlikle yazılamaz. Suç tanımı muğlak olursa, adalet değil korku üretir.
Henüz yasa geçmedi. Geçmemeli. Çünkü bu haliyle basını korumuyor, basını daraltıyor. Halkın haber alma hakkını güçlendirmiyor, zayıflatıyor. Hükümetin ihtiyacı olan şey daha fazla ceza değil; daha fazla güven. Güven de suskunlukla değil, açık sözlülükle kurulur.










